Arnavut Kaldırımlarında

İbrahim Canbulat, Y. Mimar

Happo’nun günün erken saatlerinde Sirkeci’den hareket eden baltaburun otobüsü (Vabis miydi?) ertesi sabahın köründe bizi Kartalaç Çayında bırakıp, Toprakcuma’ya devam ederdi. Bizi karşılamaya gelen Fadime Ana, yanına aldığı evin tek eşeğine bavulları sarar, küçük kardeşlerimi ise heybelere yerleştirirdi. Paçaları sıvar, Araç Çayı’nı geçer ve -bana hala çok uzun gelen- yola koyulurduk. Happo’nun ve Çolak’ın kiremitlikleri geçildikten sonra bir süre bağlar arasında yol alır, ardından kıvrılarak baş yukarı Arnavut kaldırımlı bir yokuşu tırmanmaya başlardık. Artık köyün harmanlarına kadar, Arnavut kaldırımlarıyla, gökteki yıldızların arasındaki bir dünyadasınızdır.

Neden sonra rahmetli Koca Topuz’u öğrendim. Herhalde erkek çocuk özlemiyle olmalı tam dört kızı olmuş. O dört kızın biri de benim koca’nam Habibe’ydi. Koca Topuz, bağ – bostan izin verdiğinde boş oturmaz dört kızını da yanına alıp Kartalaç’ı çaya bağlayan yolu yaparmış. Anılarımda çok geniş olmayan bir Arnavut kaldırımı kalmış. Ama kenar taşlarının özenle seçilip yerleştirildiğini bugün bile iyi hatırlıyorum. Dere yataklarından geçen bu yol bozulunca, arabaların da kolayca tırmanabileceği başka bir yol açılındı. Yol da unutuldu gitti.

Daha sonra hayatıma bir başka Arnavut kaldırımlı dik yokuş girdi: Galata Kulesi’ne tırmanan Galata Kulesi Sokağı. Başlangıcı daha dik olduğu için eğimi merdivenlerle yumuşatılmış bu sokak, beni Okçumusa İlkokuluna götürürdü. Okulu çok sevmeme karşın, hep “147 İbrahim Topuz” olmanın sıkıntısını yaşardım. İnsanoğlu küçükken de acımasız olur. Beni sınıfta tek -numarasını bugün hatırlayamadığım- “Hüseyin Şeftali” anlardı. Babam da bu soyadından sıkılmış olmalı ki bir gün soyadımız değişiverdi.

İstanbul’u her geçen gün hızı artarak Arnavut kaldırımlarının üzerlerine, düzensizlikleri sarmalamak bir yana abartan, hele yazın sıcağında eriyince, batıp kaybolacağınız korkusu veren asfaltlar kaplayıverdi. Sonra da yollar sizin olmaktan çıktı.

Safranbolu’ya Arnavut kaldırımları için gelmediğimi itiraf etmeliyim(!) Ancak, kısa bir süre içinde, Safranbolu’da korumanın tarihinin Arnavut kaldırımlarına yazılı olduğunu öğrendim. Motorlu taşıtlara uygun olmayan Tarihi Kent kendisini Arnavut kaldırımlarıyla korumaya çalışıyordu ama belediye başkanları, hizmeti betonla seçmenlerinin ayaklarına serme becerisini göstermişlerdi.

Kartalaç’a gittiğim bir gün Koca Topuz’un dört kızıyla ördüğü Arnavut kaldırımından arda kalmış bir kaç taşı üzerlerindeki yosunlarla birlikte arabaya yükleyip, hiç kimseye hesap vermeden Çarşı’daki evime getirdim. Bahçeme büyük bir özenle yerleştirdim.

Nihat Başkanla, Safranbolu’nun Arnavut kaldırımlarının nasıl onarılabileceğini konuşmaya başladık. Hatta bir iki deneme de yapıldı. Safranbolu’da bulunamayınca ustalar Bucak’dan getirildiler. Daha sonra “Arnavut Kaldırımı Teknolojisi” için neden Arnavutluk’a gitmiyoruz, noktasına geldik. Yazışıldı. 2007 yılı sonbaharında bir sabah üç araba dolusu Arnavut, Safranbolu’ya çıka geldi. Safranbolu gibi UNESCO Dünya Miras Listesinde olan ve Safranbolu’nun ruh ikizi Gjirokastra’nın belediye başkanı ve toplum önderleri ile önemli görüşmeler yaptık. Bizim Arnavut kaldırımı teknolojisine, onların ise Osmanlı konaklarının restorasyonu için uzmanlara ihtiyaçları vardı… Gerisi gelmedi. Ama geriye unutulmayacak bir anı kaldı: ana tarafından Arnavut olduğunu öğrendikleri eşim Gül’ün etrafında çember kurup söyledikleri Arnavutça “güllü” bir türkü.

Geçen ay, tam da Necdet Başkan’ın Arnavut kaldırımlarını yenileme projesi başladığı sıralarda, beklenmedik bir davet aldım. Gjirokastra’da Osmanlı coğrafyasından davet edilmiş otuz kadar mimarın katıldığı Restorasyon Kampında, “Osmanlı Konakları ve Koruma Sorunları” başlıklı bir ders vermem isteniyordu. Uçarak kabul ettim. Gjirokastra’da kusursuz Arnavut kaldırımlarının dik bir yamaçta kurulmuş tarihi bir kente nasıl bu kadar yakışabileceğini hayranlıkla yaşadım.

Bugünlerde, Arnavut yazar İsmail Kadare’nin “Taşlara Yazılmış Tarih” isimli ödüllü romanını okuyorum.

Bu arada yaşlı bir komşumdan, Safranbolu’daki son kaldırım ustasının bir Arnavut olduğunu, işe takım elbise ve fötr şapka ile geldiğini, yere önce kum serdiğini sonra da taşları büyük bir özenle seçerek, çaktığını öğrendim. Yaşıyorsa kulakları çınlasın. Bileniniz var mı?

Çocukların bir fikrini almalı, yeniden soyadımızı “Topuz” yapalım mı, diye…

Benim bu denemem, editörüm Hüseyin Avni Cinozoğlu’nun ise hikâye tadında olarak tanımladığı yazı Zalifre Yazıları’nda[*] yayınlandı. Aradan çok uzun zaman geçmemişti ki bir akşam bir telefon aldım. Kibar sesli bir bayan kendisinin yazımda sözünü ettiğim Arnavut ustanın gelini olduğunu söylüyordu. Ne kadar sevindiğimi anlatamam. En kısa sürede buluşmak ve bir sözlü tarih çekimi yapmak için söz aldım. Fatma (Kazdağlı) Ulusu’nun Dibekönü’nde bulunan mütevazı fakat özenle korunmuş evinde bir sabah yaklaşık 2 saat çalıştık. Video kameramla yalnızca artık adını bildiğim Arnavut ustanın yaşamını değil, Fatma Hanım’ın belleğinde capcanlı 50’lerin Safranbolu’sunun incelmiş kültürünü de kayıt altına aldım.

Nuri Ulusu, 1313 (1895 – 6) yılında Arnavutluk’ta İşkodra’da doğmuş.Fatma Hanım, Nuri Usta’nın Arnavutluk’taki aile adının “Demiroğulları” olduğunu söylüyor. Nuri Usta, 1326’da okumak üzere İstanbul’a Fatih’te oturan amcasının yanına gelmiş. Ancak, okuması için amcasının gücünün yetmeyeceğini anlayınca, küçük yaşta onunla birlikte çalışmaya başlamış.Fatma Hanım’a göre Fatih’in bütün kaldırımlarını yapmışlar. Nuri Ustanın İstanbul’daki en önemli işlerinden biri ise Yüksekkaldırım olmuş.

Nuri Usta, 1923 yılında Bartın’a gelmiş ve müteahhitliğe başlamış. Bartın’da kendisi gibi bir Arnavut olan eski bir Osmanlı vergi memurunun kızı ile evleniyor. Bartın’dan sonra Samsun’a giderek orada da epeyi kaldırım yapıyor. Daha sonra Bartın’a geri dönüyor. Fatma Hanım, Nuri Usta’yı çok “ehlikeyif biriydi” diye anlatıyor. “Masasından konuk eksik olmazdı.” 1’i kız, 5 çocuk sahibi oluyor. İşinden mi, dişinden mi söylemesi zor, Nuri Usta tüm varlığını kaybediyor. Yaşaması daha kolay diye düşünüyor olmalı Safranbolu’ya taşınarak belediyede usta olarak çalışmaya başlıyor. Fatma Hanım, kayınpederinin oğluyla evlendiği 1956 yılında o zaman ki ismi Uzun Sokak olan Hükümet Sokağı ve Mescit Sokağı’nın Arnavut kaldırımlarını bir yardımcısı ile birlikte yapmakta olduğunu iyi hatırlıyor. Mescit Sokağı’nı yaparken, tam simit fırınının orada eline çekiç geliyor ve “parmağını alıyorlar”.[†]

Fatma Hanım’ın çok canlı anıları arasında, “çok kızınca Arnavutça konuşurdu; hiç bir şey anlamazdık” ve “ölürken bile fötr şapkası yanındaydı; bak işte burada duruyor demiştik” dün gibi canlı.

Nur içinde yatsın.


[*] İ. Canbulat, Arnavut Kaldırımlarında, Zalifre Yazıları, Sayı 6, Mayıs – Haziran 2010, Sayfa 29

[†]Nuri Usta’nın, Safranbolu’da çalışmaya başlaması Gadartalıoğlu Osman Akın’ın Belediye Başkanlığı dönemine rast gelmektedir. Aytekin Kuş, (Ali Bozkurt’a dayanarak) Osman Akın’ın Cumhuriyetin 10. Yılı nedeniyle Safranbolu yollarında önemli çalışmalar yaptığını belirtiyor. Ayrıca, Nuri Usta’nın Kızıltan Ulukavak döneminde bile zaman zaman kaldırım onarım işlerinde çalışmışlığını, söylüyor.

Advertisements

Zerde / Değerli bir Mirasa İade-i İtibar

İbrahim CANBULAT, Y. Mimar

1720 sünnet şenliklerini[*] anlatan Surname-i Hazîn’de yer alan epeyce ayrıntılı anlatımdan, yağmanın gayet belirli bir usulü olduğunu anlıyoruz. Yeniçeriler, ancak sadrazam ve padişahtan izin aldıktan sonra 200 haşlanmış, 300 kızarmış koyuna ve 4.500 pilav zerde çanağına saldırabilmişlerdi. … Ancak, son derece sofistike ve ağırbaşlı merasime rağmen, eski yağma geleneği kontrol altında tutulması her zaman pek kolay olmayan isyan unsurları da taşıyordu. 1715 yılında Edirne’de kutlanan id’ı şerif merasimi bunun iyi bir örneğidir. Şenlikteki yağmada sarayın yeniçerileri, çadırcıları ve diğer zanaatkârların arasına çingeneler karışmıştı. Sonunda, sadece “yağma” için ayrılan yemek değil, 56 bakır sahan da ortadan kaybolmuştu. Bu olay, saray mutfaklarını ve kilerleri idare edenlerin başına dert açmıştı, zira sahanların kırkı yerel esnaftan kiralanmıştı.[†]

25 adet hazırlanan Surname-i Hazîn’in bir adedi Levni tarafından yapılan minyatürlerle resimlenmiştir. III. Ahmed’e sunulmak üzere hazırlandığı düşünülen bu örneğin 22b-23a sayfalarında sünnet düğünü kapsamında gerçekleştirilen çanak yağması resmedilmektedir. “Kapıcılar Pişkeşcisi’nin ‘Na’mâ-yı şehinşâhî-i yağmadan alan alsın!’ diyerek izin vermesi üzerine üskiflü şahbazlar, kekliğin kanaryaya süzülüşü gibi, pilav ve zerdeye öylesine atıldılar ki, çanaklar pırıl pırıl temizlendi…” ifadesiyle betimlenen minyatürde, dönemin pilav–zerdesi de belgelenmektedir. Bizim bugün ayrı iki yemek olarak bildiğimiz pilav–zerde o dönemde birlikte sunulmaktaydı. Minyatürde gördüğünüz gibi, zerde pilavın üzerinde bir sos gibi servis edilmekteydi.

 

 

Safran

Anavatanının Hindistan, özellikle de Keşmir olduğu ileri sürülen safranın en erken MS 3. yüzyılda Hindistan’da görülmesine karşın, vatanının Akdeniz olduğu biliniyor[‡]. Yunan – Roma – Bizans kültürel sürekliliği içinde safranın Anadolu’da bulunması kaçınılmazdı. Ancak, Bizans mutfağı ile ilgili araştırmalarda safranın genellikle koku verici bir drog olarak kullanıldığını, yemek olarak yalnızca “Hint sümbülü, kediotu, karanfil, tarçın, biraz mantar, sonra sirke ve tütsülenmiş bal katılmış, tatlı-ekşi safranlı yemek” olarak tek bir reçeteye rastlanmaktadır.[§] Bu nedenle, Osmanlı’ya safranlı yemeklerin İran üzerinden geldiğini ileri sürmek yanlış olmaz.

 

 

Osmanlı Mutfağındaki Safranlı Yemekler

Osmanlı mutfağındaki safranlı yemekler araştırıldığında en eski reçetelere 15. yüzyılda rastlanıyor. 18. yüzyıl sonrasında hemen hemen kayboluyorlar. [**] Zamanımıza ulaşan yalnızca tek bir safranlı yemek var. Bu da Zerde. Osmanlı mutfağı araştırmalarını derleyen yayınlarda yer alan bazı safranlı yemeklerin dökümü şöyle[††]:

  • 15. Yüzyıl: Pirinç Çorbası, Salma aşı (Acem yahnisi), Tuhafiye, Zırva, Medfune, Reşadiyye, Kabak buranisi, Tavuk masusa, Dane-i kabuniyye, Nohutlu Pilav, Şalgam turşusu, Zerde, Bal helvası
  • 16. yüzyıl: Bademli, terbiyeli tavuk çorbası, Zırva, Reşadiyye, Dane-i saru, Zerde, Bal helvası
  • 17. yüzyıl: Kefal balığı çorbası, Levrek balığı turşusu, Zerde
  • 18. yüzyıl: Buğdaylı balık çorbası, Medfune, Reşadiyye, Patlıcan pilavı, Halep dolması.

En pahalı baharatlardan biri olması nedeniyle, yemeğe zenginlik katan safranının diğer bir kullanım amacı ise renklendirmedir.[‡‡] Altın sarısı rengiyle, çok güçlü bir renklendirici olması, safranın mutfağa girmesinde, aromatik özelliğinden daha önemli bir neden olmalıdır. Ancak bir kaç yüz yıl önce eski kıtaya ulaşan domatese kadar safranın tahtı tartışılmazdı.

 

 

Zerde

Konumuz zerde (pilav-zerde) olduğunda, ikilinin olmazsa olmaz diğer malzemesi pirincin de Anadolu’ya İran üzerinden yayıldığını biliyoruz. Bu nedenle, zerdenin kökenini İran mutfağında aramak doğru olur. Çağdaş İran mutfağında önemli bir yer tutan Horeş (Khoresht) zerdenin atası olmalıdır.[§§] Çeşitli baharatlarla tatlandırılmış bir tencere yemeği olan horeşler pilavın üzerine dökülerek servis edilmektedir.[***] Osmanlı mutfağında başlangıçta tatlı – tuzlu yemeklerin bulunmasına karşın, zaman içinde dışlanmışlar ve unutulmuşlardır. Pilav–zerde ise farklı bir yol izlemiş; tatlı-tuzlu olarak sunulan pilav–zerde yaşamını ancak ayrılarak sürdürebilmiştir.

Anadolu’nun zengin mutfak kültürü hala tam olarak gün ışığına çıkarılabilmiş değildir. Son yıllarda sürdürmekte olduğum Batı Karadeniz (Paflagonya) mutfağı araştırmaları sırasında Sayın Nevin Halıcı’nın derlediği bir reçete ilgimi çekti:

Tuzlu Sütlaç (Bartın): “Pirinçle manda sütünü iyice pişiririz. İçine tuz atılır. Onun yüzüne tatlı aş deriz, nişastadan pelte yaparız, dökeriz. Nöbet şekeri de konur ona, kırmızı olur. Çocuklar üstünü yer, altını bırakırlar. Önceleri üzerine tatlı sarı renkte zerde dökerlermiş. Şimdi tatlı aş döküyoruz.”[†††]

Bu herhalde, pilav-zerde ikilisinin zamanımıza kadar kalmış ancak malzeme değişimine uğramış bir varyantıdır.

Bir zamanlar, yalnızca zenginlerin değil, çeşitli vesilelerle tüm halkın masasını süsleyen, kışla ve medrese menülerinde her daim yer alan, özellikle törenlerin vazgeçilmez sunumu olan zerdeye iade-i itibar gerekir.

Safranbolu, safranına yeniden sahip çıkıyor. Dünyanın en iyi safranlarından biri olduğuna inandığım Safranbolu safranı ile yapıp, ağız tadınızı geri kazandıracağını umduğum, Zerde tarifini veriyorum. Yerken, en az 500 yıllık yaşam mücadelesindeki zerdenin hakkını vermeyi unutmayınız.

Na’mâ-yı şehinşâhî-i yağmadan alan alsın!

 

 

©Geleneksel Lezzetler Şenliği

 

 

Malzeme:

Pirinç 2 kahve fincanı
Su 10 su bardağı
Toz Şeker 2,5 su bardağı
Kırmızı Safranbolu Safranı 1 çimdik
Gül Suyu 0,5 kahve fincanı
Tutturmak için  
Pirinç Nişastası 3 çorba kaşığı, 0,5 bardak suda ezilerek
Üzerine  
Kuş Üzümü 1 kahve fincanı
Çam Fıstığı 1 kahve fincanı
Nar Taneleri 1 kahve fincanı

Hazırlık:

  • Pirinci 2 saat kadar suda bırakınız ve sonra iyice yıkayarak süzünüz
  • Safranı gülsuyuna basınız
  • Çam fıstığı ve kuş üzümünü suya basarak 2 saat bekletiniz ve süzünüz

Pişirme:

  • Pirinci 10 bardak suda 20 dakika haşlayınız
  • Şekeri ekleyerek 5 dakika daha kaynatınız
  • Safranlı gülsuyunu ekleyerek 5 dakika daha kaynatınız
  • Yarım bardak suda ezdiğiniz pirinç nişastasını yavaş yavaş dökerek 1 dakika daha kaynatınız
  • Tencerenin kapağını kapatıp, ılınmaya bırakınız

Servis:

  • Kâselere doldurunuz
  • Üzerini, çam fıstığı, kuş üzümü ve nar taneleri ile süsleyiniz

Notlar:

  • Zerdenin fazla tutmaması gerekir. Eğer tercihiniz daha kıvamlı ve daha saydam bir zerde ise ararot kullanın.
  • Pirincin iyi yıkanması daha saydam bir görünüş sağlıyor
  • Cam kâseler zerdenin renginin daha iyi gösteriyor.

[*] Sultan III. Ahmed’in şehzadeleri olan on yaşındaki Süleyman, üç yaşındaki Mehmed, yine üç yaşındaki 1757–1774 yılları arasında Sultan III. Mustafa olarak hükümdar olacak ve iki yaşındaki Bayezid’in 1720 yılındaki sünnet düğünleri on beş gün, on beş gece sürmüştü. 

[†] Hedda Reindi-Kiel, Cennet Taamları: 17. Yüzyıl Ortalarında Osmanlı Sarayında Resmi Ziyafetler, Soframız Nur, Hanemiz Mamur: Osmanlı Maddi Kültüründe Yemek ve Barınak (Ed. Suraiya Faroqhi ve Chirstoph K. Neumann), Kitap Yayınevi, İstanbul, Şubat 2006, ss. 61–62.

[‡] “MÖ 7 yüzyılda Doğu Akdeniz’de, Minos uygarlığına ait Akrotiri kentinde, Santorini’nin lav püskürtmeye başlamasından sonra toprak altında kalan duvar resimlerinde safran hasadı tasvir edilir.” Andrew Dalby (çev. Nazlı Pişkin), Tehlikeli Tatlar: Tarih Boyunca Baharat, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2004, s. 202.  

[§] Andrew Dalby (çev. Ali Özdamar), Bizans’ın Damak Tadı: Kokular, Şaraplar, Yemekler, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2004, s. 153.

[**] T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türk Mutfağı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2008,’da verilen 26 geleneksel yemek reçetesi içinde tek bir safranlı yemek bulunmamaktadır.

[††] Bu bölümü hazırlarken yararlandığım kaynaklar: Stefanos Yerasimos, Sultan Sofraları: 15. ve 16. Yüzyılda Osmanlı Saray Mutfağı, YKY, İstanbul, Nisan 2002 ve Marianna Yerasimos, 500 yıllık Osmanlı Mutfağı, Boyut, İstanbul, 2002. 

[‡‡] Manuela Marin. Ortaçağ Arap Mutfak Geleneğinde Renk ve Koku, Ortadoğu Mutfak Kültürleri (Ed. Sami Zubaida ve Richard Tapper; çev. Ülkün Tansel), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2000, ss. 204–214.

[§§] Buna karşın, Pristilla Mary Işıl, Gülbeşeker: Türk Tatlıları Tarihi, YKY, İstanbul, Kasım 2008, s. 281, Evliya Çelebi’ye dayanarak zerdenin Muaviye tarafından icat edildiğini ileri sürüyor.

[***] Bana horeşlerle ilgili bilgi sağlayan Oladi Mitra’ya teşekkür ederim.

[†††] Nevin Halıcı, Karadeniz Bölgesi Yemekleri, Konya, 2001, s. 322.

Gülevi Safranbolu

Hacımemişler Mansion

Gülevi Safranbolu emerged as a project of living through revitalization rather than one of accommodation. The project was initiated to survive the richness and subtlety of life which flourished during the 18th century in Safranbolu which is currently inscribed in the UNESCO World Heritage List. Gül and İbrahim Canbulat acquired three neighboring Ottoman mansions in the early 2000s and started running these buildings following restoration. All three mansions date back to the 18th century. Damage and wear due to time and human intervention were recovered by the restoration process; the mansions were granted their genuine architectonics. Modern facilities required for the present-day functions of these mansions were installed without distorting the authentic integrity of the Ottoman mansion. Gülevi Safranbolu offers 18th century elegant life style with no compromise on contemporary appliances.

Mansions & Secret Garden

Betenler Mansion

Çeşme Quarter, where Gülevi Safranbolu is located in the historical center, is known to be established in the 18th century as wealthy citizens started to build stately mansions on the western skirt of the Castle. We can see that all of the mansions were damaged by a fire in the neighborhood in the 19th century and were refurbished, subsequently.

Today, we are honored to name these mansions after their original proprietors.

We know that Hacımemişler Family was doing yarn and textile business. It is observed that the mansion was modernised in the wake of 20th century due to western influence. Hacımemişler Mansion started accommodating guests in 2006. The mansion has 5 rooms including a master bedroom.

It is rumored that Şükrü Beten Efendi, after whom Betenler Mansion is named, settled in Safranbolu after serving as a judge in Jerusalem. There were no formal government office buildings in the Ottoman territory until the 19th century and official duties were taking place in mansions. In our opinion, Beten Efendi, too, used part of his mansion for his official duties. This must be the reason behind the distinct separation of harem (women’s quarters) and selamlık (men’s quarters). Betenler Mansion has 5 rooms including a suite comprised of master room and mother-father bedroom.

Gökçüler Family is known to have handled forest works and to have traded wood. Gökçüler Mansion is going to consist of 6 rooms including 2 junior suites formed by combining standard rooms with chest rooms. This mansion is going to welcome its first guests in 2011.

Three mansions meet in a secret garden. The water from the historical neighborhood fountain in the garden is enlivening. Fruit trees which are the true inhabitants of the tranquil garden either make life more colorful with their wedding blossoms or offer their fruits depending upon the season.

Rooms

Three mansions of Gülevi have 16 rooms in total including a suite, two junior suites, eleven standard rooms, one deluxe and one economic room. Six of standard rooms have TWN mattresses while the rest have DBL mattresses. Depending on our guests’ wishes, authentic floor mattresses can be provided.

Each room has distinct features. In addition to indispensable sensitivity for historic buildings, these mansions are conserved with their genuine architectonics to revive the splendor of the Ottoman era.

Preserving the original divans, each room has been decorated with fabrics of different color and texture, atlas quilts, embroidery curtains and Turkmen carpets. Movable furniture were not introduced to Ottoman mansions until the 20th century. Therefore, the use of movable furniture has been kept at minimum to preserve the authentic ambience.

Meetings & Events

Gülnar Hall

Gülevi Safranbolu can provide spaces for exhibition, meeting, conference and chamber music events with Gülnar Hall (37sqm, h:2.70cm), which has a capacity of 36 people in classroom arrangement and 24 people in conference arrangement, and Stable (69sqm, h:2.90cm), which has a capacity of 72 people in classroom arrangement. All kinds of audio/visual equipment, refreshments and meals can be provided for guests depending upon request.

Gülevi Safranbolu’s garden of 600 square-meters can accommodate all kinds of meetings and banquets including engagement and wedding ceremonies.

Food & Baverage

You can enjoy your drink in the Aquarius Café and Bar in the Hacımemişler Mansion. Especially, the bar which is located in the treasury of the Hacımemişler Mansion awaits its guests around the clock. The Deck which is situated in the garden is functionally an open-air extension of the café and bar.

Exclusive banquets are served for groups upon prior reservation in the Gülnar Restaurant. The Paphlagonia Menu which is a selection from the Western Black Sea Region cuisine, brings the rich food culture of the region to your table with finesse.

http://www.guleviSafranbolu.com