Arnavut Kaldırımlarında

İbrahim Canbulat, Y. Mimar

Happo’nun günün erken saatlerinde Sirkeci’den hareket eden baltaburun otobüsü (Vabis miydi?) ertesi sabahın köründe bizi Kartalaç Çayında bırakıp, Toprakcuma’ya devam ederdi. Bizi karşılamaya gelen Fadime Ana, yanına aldığı evin tek eşeğine bavulları sarar, küçük kardeşlerimi ise heybelere yerleştirirdi. Paçaları sıvar, Araç Çayı’nı geçer ve -bana hala çok uzun gelen- yola koyulurduk. Happo’nun ve Çolak’ın kiremitlikleri geçildikten sonra bir süre bağlar arasında yol alır, ardından kıvrılarak baş yukarı Arnavut kaldırımlı bir yokuşu tırmanmaya başlardık. Artık köyün harmanlarına kadar, Arnavut kaldırımlarıyla, gökteki yıldızların arasındaki bir dünyadasınızdır.

Neden sonra rahmetli Koca Topuz’u öğrendim. Herhalde erkek çocuk özlemiyle olmalı tam dört kızı olmuş. O dört kızın biri de benim koca’nam Habibe’ydi. Koca Topuz, bağ – bostan izin verdiğinde boş oturmaz dört kızını da yanına alıp Kartalaç’ı çaya bağlayan yolu yaparmış. Anılarımda çok geniş olmayan bir Arnavut kaldırımı kalmış. Ama kenar taşlarının özenle seçilip yerleştirildiğini bugün bile iyi hatırlıyorum. Dere yataklarından geçen bu yol bozulunca, arabaların da kolayca tırmanabileceği başka bir yol açılındı. Yol da unutuldu gitti.

Daha sonra hayatıma bir başka Arnavut kaldırımlı dik yokuş girdi: Galata Kulesi’ne tırmanan Galata Kulesi Sokağı. Başlangıcı daha dik olduğu için eğimi merdivenlerle yumuşatılmış bu sokak, beni Okçumusa İlkokuluna götürürdü. Okulu çok sevmeme karşın, hep “147 İbrahim Topuz” olmanın sıkıntısını yaşardım. İnsanoğlu küçükken de acımasız olur. Beni sınıfta tek -numarasını bugün hatırlayamadığım- “Hüseyin Şeftali” anlardı. Babam da bu soyadından sıkılmış olmalı ki bir gün soyadımız değişiverdi.

İstanbul’u her geçen gün hızı artarak Arnavut kaldırımlarının üzerlerine, düzensizlikleri sarmalamak bir yana abartan, hele yazın sıcağında eriyince, batıp kaybolacağınız korkusu veren asfaltlar kaplayıverdi. Sonra da yollar sizin olmaktan çıktı.

Safranbolu’ya Arnavut kaldırımları için gelmediğimi itiraf etmeliyim(!) Ancak, kısa bir süre içinde, Safranbolu’da korumanın tarihinin Arnavut kaldırımlarına yazılı olduğunu öğrendim. Motorlu taşıtlara uygun olmayan Tarihi Kent kendisini Arnavut kaldırımlarıyla korumaya çalışıyordu ama belediye başkanları, hizmeti betonla seçmenlerinin ayaklarına serme becerisini göstermişlerdi.

Kartalaç’a gittiğim bir gün Koca Topuz’un dört kızıyla ördüğü Arnavut kaldırımından arda kalmış bir kaç taşı üzerlerindeki yosunlarla birlikte arabaya yükleyip, hiç kimseye hesap vermeden Çarşı’daki evime getirdim. Bahçeme büyük bir özenle yerleştirdim.

Nihat Başkanla, Safranbolu’nun Arnavut kaldırımlarının nasıl onarılabileceğini konuşmaya başladık. Hatta bir iki deneme de yapıldı. Safranbolu’da bulunamayınca ustalar Bucak’dan getirildiler. Daha sonra “Arnavut Kaldırımı Teknolojisi” için neden Arnavutluk’a gitmiyoruz, noktasına geldik. Yazışıldı. 2007 yılı sonbaharında bir sabah üç araba dolusu Arnavut, Safranbolu’ya çıka geldi. Safranbolu gibi UNESCO Dünya Miras Listesinde olan ve Safranbolu’nun ruh ikizi Gjirokastra’nın belediye başkanı ve toplum önderleri ile önemli görüşmeler yaptık. Bizim Arnavut kaldırımı teknolojisine, onların ise Osmanlı konaklarının restorasyonu için uzmanlara ihtiyaçları vardı… Gerisi gelmedi. Ama geriye unutulmayacak bir anı kaldı: ana tarafından Arnavut olduğunu öğrendikleri eşim Gül’ün etrafında çember kurup söyledikleri Arnavutça “güllü” bir türkü.

Geçen ay, tam da Necdet Başkan’ın Arnavut kaldırımlarını yenileme projesi başladığı sıralarda, beklenmedik bir davet aldım. Gjirokastra’da Osmanlı coğrafyasından davet edilmiş otuz kadar mimarın katıldığı Restorasyon Kampında, “Osmanlı Konakları ve Koruma Sorunları” başlıklı bir ders vermem isteniyordu. Uçarak kabul ettim. Gjirokastra’da kusursuz Arnavut kaldırımlarının dik bir yamaçta kurulmuş tarihi bir kente nasıl bu kadar yakışabileceğini hayranlıkla yaşadım.

Bugünlerde, Arnavut yazar İsmail Kadare’nin “Taşlara Yazılmış Tarih” isimli ödüllü romanını okuyorum.

Bu arada yaşlı bir komşumdan, Safranbolu’daki son kaldırım ustasının bir Arnavut olduğunu, işe takım elbise ve fötr şapka ile geldiğini, yere önce kum serdiğini sonra da taşları büyük bir özenle seçerek, çaktığını öğrendim. Yaşıyorsa kulakları çınlasın. Bileniniz var mı?

Çocukların bir fikrini almalı, yeniden soyadımızı “Topuz” yapalım mı, diye…

Benim bu denemem, editörüm Hüseyin Avni Cinozoğlu’nun ise hikâye tadında olarak tanımladığı yazı Zalifre Yazıları’nda[*] yayınlandı. Aradan çok uzun zaman geçmemişti ki bir akşam bir telefon aldım. Kibar sesli bir bayan kendisinin yazımda sözünü ettiğim Arnavut ustanın gelini olduğunu söylüyordu. Ne kadar sevindiğimi anlatamam. En kısa sürede buluşmak ve bir sözlü tarih çekimi yapmak için söz aldım. Fatma (Kazdağlı) Ulusu’nun Dibekönü’nde bulunan mütevazı fakat özenle korunmuş evinde bir sabah yaklaşık 2 saat çalıştık. Video kameramla yalnızca artık adını bildiğim Arnavut ustanın yaşamını değil, Fatma Hanım’ın belleğinde capcanlı 50’lerin Safranbolu’sunun incelmiş kültürünü de kayıt altına aldım.

Nuri Ulusu, 1313 (1895 – 6) yılında Arnavutluk’ta İşkodra’da doğmuş.Fatma Hanım, Nuri Usta’nın Arnavutluk’taki aile adının “Demiroğulları” olduğunu söylüyor. Nuri Usta, 1326’da okumak üzere İstanbul’a Fatih’te oturan amcasının yanına gelmiş. Ancak, okuması için amcasının gücünün yetmeyeceğini anlayınca, küçük yaşta onunla birlikte çalışmaya başlamış.Fatma Hanım’a göre Fatih’in bütün kaldırımlarını yapmışlar. Nuri Ustanın İstanbul’daki en önemli işlerinden biri ise Yüksekkaldırım olmuş.

Nuri Usta, 1923 yılında Bartın’a gelmiş ve müteahhitliğe başlamış. Bartın’da kendisi gibi bir Arnavut olan eski bir Osmanlı vergi memurunun kızı ile evleniyor. Bartın’dan sonra Samsun’a giderek orada da epeyi kaldırım yapıyor. Daha sonra Bartın’a geri dönüyor. Fatma Hanım, Nuri Usta’yı çok “ehlikeyif biriydi” diye anlatıyor. “Masasından konuk eksik olmazdı.” 1’i kız, 5 çocuk sahibi oluyor. İşinden mi, dişinden mi söylemesi zor, Nuri Usta tüm varlığını kaybediyor. Yaşaması daha kolay diye düşünüyor olmalı Safranbolu’ya taşınarak belediyede usta olarak çalışmaya başlıyor. Fatma Hanım, kayınpederinin oğluyla evlendiği 1956 yılında o zaman ki ismi Uzun Sokak olan Hükümet Sokağı ve Mescit Sokağı’nın Arnavut kaldırımlarını bir yardımcısı ile birlikte yapmakta olduğunu iyi hatırlıyor. Mescit Sokağı’nı yaparken, tam simit fırınının orada eline çekiç geliyor ve “parmağını alıyorlar”.[†]

Fatma Hanım’ın çok canlı anıları arasında, “çok kızınca Arnavutça konuşurdu; hiç bir şey anlamazdık” ve “ölürken bile fötr şapkası yanındaydı; bak işte burada duruyor demiştik” dün gibi canlı.

Nur içinde yatsın.


[*] İ. Canbulat, Arnavut Kaldırımlarında, Zalifre Yazıları, Sayı 6, Mayıs – Haziran 2010, Sayfa 29

[†]Nuri Usta’nın, Safranbolu’da çalışmaya başlaması Gadartalıoğlu Osman Akın’ın Belediye Başkanlığı dönemine rast gelmektedir. Aytekin Kuş, (Ali Bozkurt’a dayanarak) Osman Akın’ın Cumhuriyetin 10. Yılı nedeniyle Safranbolu yollarında önemli çalışmalar yaptığını belirtiyor. Ayrıca, Nuri Usta’nın Kızıltan Ulukavak döneminde bile zaman zaman kaldırım onarım işlerinde çalışmışlığını, söylüyor.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s