Safranbolu / Kanyonların Şehri*

İbrahim Canbulat, Y. Mimar

Safranbolu’nun her şeyi bilen rehberi Aytekin Kuş’la birlikte eski kervan yolunda yürüyoruz. Hala geçmişin tekerlek izlerini taşıyan antik taşlarla kaplı bölüme gel­diğimizde Aytekin Kuş, “Roma Yolu” diyor. Taş kaplama Romalılardan kalma olabilir ama Gaskalar, Troia’ya yardı­ma giderken bu yoldan geçmiş olmalı diye düşünüyorum. Kanyonu arkamızda bırakıp tepeye vardığımızda kervan yolu ve onu izleyen Tümülüsler birlikte Karabük’ü işaretliyorlar. Tümülüslerde kimler var bilmiyoruz. Herhalde Paph­lagon büyükleri diyorum -bir kısmı da kanyonlardaki kaya mezarlarında cennet mekân. Bizim Tümülüslere daha kimse dokunmamış. Her zaman olduğu gibi uzaklarda Karabük, tepesindeki kara bulutuyla durup duruyor. Safranbolu’ya doğru geri dönüyoruz.

İbn Battuta 14. yüzyılda Safranbolu’ya alacakaranlıkta girerken insan eliyle kazılmış hendek sanmış buradaki kan­yonları. Yol boyu bir sürü konuyu bir arada konuşuyoruz. Bu kervan yolu Safranbolu’nun ya da eski adlarıyla Zağfiranborlu’nun, Taraklı’nın, Taraklı Borlu’nun ve Dadivra’nın en önemli gelir kaynağı olmuş. İç Anadolu’yu Karadeniz’e açı­lımında belli başlı limana, Sinop’a bağ­layan yol bu. Safranbolu’nun 600 ker­vancısı binlerce deve ve katırıyla insan, yük ve daha önemlisi kültür taşıyıp durmuşlar.

Safranbolu’ya yaklaştığımızda, “Bak” diyorum, “Safranbolu çukur-mukur değil tam üç tepeli bir şehir!” Batıda Rum Ortodoks yerleşmesi Kıranköy, karşısındaki Hızır Bey gibi bir efsanenin mezarının ve iki namazgâhın bulunduğu Hıdırlık Tepesi ve ikisinin ortasındaki Kale. Bu coğrafyayı yaratan kanyonun derinlerinde sonbaharın yağmuru, sarı yaprakları da toplamış Araç Çayı’na doğru akıyor.

Safranbolu’nun belki de en önem­li özelliği bir kanyonlar şehri olması; daha doğrusu kanyonların yarattığı şehir olması. Safranbolu’nun derinlik­lerinde hep kanyonlar var. Evet, biz de kanyonlara ağırlık vereceğiz. Zaten Safranbolu’nun evleri, trafo olup maket olup ve de lokum kutusu olup her yere ulaştılar.

Yolumuz 13. yüzyılda Selçukluların tam dört ay mancınıklarla taşa tutup sonunda anlaşarak aldıkları kaleye doğru uzanıyor. Köpek havlamaları eşliğinde, Safranbolu’nun çeperinden ona doğru yürüyoruz. Yukarılardan gelip şu kadar yılda Kale’yi yontan Gümüşsu ve Akça­su, derin kanyonlarından çıkıp biraz aşağıda, düzlükte birleştiler. Bu düzlüğe yerleşmiş tabakhaneler bölgesine iniyo­ruz. Uzun zamandır işlevsel olmayan tabakhanelerin yıkıntılarıyla, sonbaha­rın dokusu uyum içinde.

Sonra kıvrıla kıvrıla yukarıya kaleye doğru tırmanıyoruz. Kaleye gel buyur al dercesine duble yol yapmaları çok da doğru olmazdı. Kalealtı’na varıyoruz, yani Taht-ı Kale’ye. İlk Selçuklu yerleş­mesi burada olmalı. Yarı göçer Selçuklu­lar, pazarlarını, aldıkları kalelerin hemen kapı önlerinde kurmuşlar. Kurdukları çadırlar daha sonra ev olmuş, sokak olmuş, mahalle olmuş. Safranbolu’nun bilinen en Eski Cami, en Eski Hamam ve en eski yapıları da zaten burada.

Bizans kaynaklarına göre 13. yüzyıl­ da Selçukluların aldığı kalede yalnızca 27 ailenin yaşıyor olması buranım bir Bizans feodal beyinin şatosu olduğunu gösteriyor. 27 hane, dört aylık çabay­la alınan önemli yerleşme olmak için az, müstahkem mevki olmak için çok. Daha sonra, bizim kaynaklarda hiçbir nedenle yer almayan Safranbolu, 14. yüzyılda Alanya’dan Sinop’a yolculu­ğunda burada bir geceleyen İbn Battuta’nın Seyahatnamesinde, “etrafı hendeklerle çevrili bir tepeninin üzerinde konukse­ver insanların yaşadığı bir şehir” olarak geçiyor. Daha sonra bir üç yüzyıl daha Safranbolu’dan bir haber yok.

Şehirler varlıklarını üç evrensel koşula borçludurlar: Suya, yol ağına ve hinterlant’larına. Safranbolu için birinci koşulu “su” değil, suyun oluşturduğu topografyaya borçlu şeklinde değiştir­mek daha doğrudur. Ama Safranbolu için bir de dördüncü neden vardır: Cinci Hoca. O Cinci Hoca ki Safranbolu’nun 17. yüzyılda tarih sahnesine sıçramasın­da önemli rol oynamıştır. Döneceğiz.

Tarih boyunca Safranbolu’nun ikinci önemli gelir kaynağı dericilik ve deriden üretim olmuş. Dikkatli bir göz tabakha­neler ve çarşının şehir içindeki konumu­nun adeta bir üretim bandı gibi olduğunu hemen hisseder. Suyun şehri terk ettiği alt bölümde ham derinin işlenme­siyle başlayan süreç, yukarılara doğru saya olur, ayakkabı olur, yemeni olur, eyer olur, semer olur ve pazara ulaşır. Lonca düzeninde toplanmış esnaf ya da zanaatkâr hep birlikte bir sokağa yerleşir ve çok sıkı bir denetim ve destekle bir ürünü işleyip dururdu. Dükkânın en çok iki kişinin çalışmasına izin vere­cek büyüklükte olmasından, yalnızca tek ışıklı olmasına kadar bir sürü kısıtla­ma yüzyıllarca aynı ürünün aynı şekilde yapılmasını sağladı. Safranbolu’ da bu yapıdan geriye yalnızca sokak isimle­ri ve bir iki zanaatkâr kaldı. Geriye bir de özelliklerini az çok saklayabilmiş olan Demirciler Çarşısı. Bir demirciye, loncayı sorduğumda, “Ha, işte oradaki kahve!” demişti. Loncanın, bir zaman­lar birçok çırağın kalfalığa, kalfalıktan ustalığa geçişinde ritüellerin yapıldığı kahvehaneye indirgenmiş olması yine de bir teselli.

Son zamanlarda Demirciler Çarşısı da restorasyonu gördü. Bu ara John Ruskin’ın “Bir yapının başına gelecek en büyük felaket restorasyondur!” sözü aklımdan çıkmıyor.

Dericilik zanaatının aksakalIarını ziyaret ediyorum. Semerci ustası Kemal Ağyar’ın sırtı artık 80 yıldır yaptığı semerlerinin eğrisiyle aynı; hem konu­şuyor hem çalışıyor. “Semerler de ayak­kabı gibi numara numaradır; 34’ü vardır, 36’sı vardır, yanlış yaparsan hayvanın sırtını vurur” diyor. Geçende bir istatis­tik gördüm, tüm Safranbolu’ da artık 30 binek hayvanı kalmış. Kemal Ağyar’ın işi zor. Biraz ileride Saraç Mehmet Alış’a uğruyorum. “Eskiden işler çok iyiydi. Çevre pazarlara, semerleri ata yükleyip götürür satardık” diyor. “Daha sonra işi büyüttüm, bir motosiklet aldım; semerleri onunla taşımaya başladım…”

Bir zamanlar Avrupa’ya deri ihraç eden, ürettiği kırmızı sahtiyan Osmanlı sarayına layık Safranbolu tabakhane­lerine -deri almak bahanesiyle- gelen Fransız sanayi casusları teknoloji çal­makla kalmamışlar, yeni kimyasalla­rı kullanarak geliştirmişler de. Tüm yeniçerinin ve Kurtuluş Savaşı sırasın­da askerimizin giydiği yemeniyi yapan Safranbolu’nun işliği, kanyonun dibin­de kurumuş kalmış.

Safranbolu, çevresiyle bu kadar uyum­lu az bulunur şehirlerden biridir. UNES­CO Dünya Mirası Listesi’ne giriş nedeni olarak bu nokta özellikle belirtilir. Çev­resindeki değerli tarım alanlarını sakı­nan Safranbolu, büyük bir duyarlılıkla, kanyonun yamaçlarına evlerini yapmış, dibine ise rasyonel bir şekilde çarşısını ve kamusal alanını yerleştirmiştir.

Hamam olmazsa olmazdır; camiden bile önce yapılırdı. Yapı ustaları mesai bitiminde temiz pak yıkansın diye. Osmanlı şehrinin bir başka özelliği ise meydanlarının olmamasıdır. Osmanlı şehrinin meydanları yalnızca cami avlu­larıyla sınırlıdır. Safranbolu pazaryeri bile genişçe bir sokak gibidir.

Pazaryerine sırtını vermiş XL yapı ise Cinci Hoca’nın kervansarayıdır. Belki de İstanbul’un doğusundaki en büyük kervansaraydır. Bugün han olarak adlandır­mamıza karşın, adeta bir şatodur. Bilen bilir, dönem Deli İbrahim dönemidir ve kendisi bir veliahda sahip olamayacak kadar güçten kuvvetten düşmüştür. Der­dine, Cinci Hoca olarak tanıdığımız Safranbolulu Karabaşzade Hüseyin Efendi derman bulur. Padişahla arasında oluşan kankalık ilişkisi onu tüm kadıların kadısı Anadolu Kazaskerliği makamına taşır.

Bu arada büyük bir dünyalık yapar. Biraz da servetini gözden ıraklaştırmak ama­cıyla olsa gerek, Safranbolu’yu prestij yapılarıyla donatır. Bugün Cinci Hama­mı olarak bilinen Yeni Hamam da bun­lardan biridir. Bu arada Deli İbrahim’in arkasından Cinci Hoca’nın da siyaset edildiğini ve nakit 19 bin duka altın ser­vetinin 4. Mehmet tahta çıktığında yeniçeriye cülus bahşişi olarak dağıtıldığını eklemeliyiz. Yapı faaliyeti onunla sınırlı kalmaz; Safranbolu’ya gelip gelmediği bugün bile tartışma konusu olan Köprü­lü de onu izler ve bir cami, yanında bir medrese ve akareti olarak arasta yaptırır. Safranbolu 18. yüzyıla gelindiğinde, 945 dükkânı, 13 yolcu hanı ve bedesteniyle bağlı bulunduğu Kastamonu’dan bile daha büyük bir ekonomik güce sahip olur. Bugün Safranbolu tarihi merkezin­ de hemen hemen ne görürseniz 17. – 18. yüzyıldan kalmadır.

Pazar hala -eskiden “pazar günü” olarak isimlendirilen- cumartesi günleri kuruluyor, ama artık çok küçüldü. Bir zamanlar tüm çevre köylerin üzümünü, cevizini, tereyağını ve sebzesini getirip sattığı, dönüşte gazını, tuzunu, kibritini aldığı pazar bile marketlerle yarışı kay­betti. Benim küçüklük anılarımda bütün bir hafta fırınlarında ekmek çıkmayan, dükkânları kapalı Safranbolu’nun, paza­rın kurulduğu ve büyük bir hareket getirdiği, şenlendirdiği günlerde yerlisi­nin pazara gelen köylüleri neden yaban­sıladığını ancak şimdilerde anlamaya başladım. Pazar artık çok küçüldü ama hala bir köşesinde eskiden olduğu gibi yerli tereyağı, tarhana, kesme, kendisi­ne ancak yeten şeker fasulyesi, bostan üzümü, demir kirazı ve manyası yanında mevsimine göre yeryaran, içikızıl, cin­cile, kanlıca, kanlıcaeşi, karıkoca, meşe, koç, ayı, mıntırık, kuzugöbeği, tekice, pırpuluca, ak, ebişge, gauşalak, sümük­lüce mantarları satılıyor. Rast gele.

Pazarda dolaşırken bir yandan kanyonun ta derinliklerinde akan Akçasu’nun sesini duyarsınız, hem de o dönemin şenlikli albenisini hissedersiniz. Neden­dir bilinmez, pazaryerinde toprağın altı­na sokulan Akçasu, ileride yüzeye çıkar ve yemyeşil bir vadide sizi yeniden kar­şılar. Akçasu’yu solunuza alıp yürüme­ye devam ettiğinizde Lütfıye Camii’ne ulaşırsınız. Akçasu’yu taçlandıran bu yapı adeta Safranbolu’nun kanyonlarıy­la ne kadar barışık olduğunun simgesi gibidir.

Safranbolulu, çekirdek aile düzeninde çevre köylüleri yarıcı olarak kullanır, bir yandan ticaret yaparken tarımı da kontrol ederdi. Bu nedenlerle hem şehirsel hem de kırsal yerleşmenin özelliklerini gösterir. Safranbolulu, çok dinli yapının da getirdiği renklilikle, 18. yüzyılda başlayan varlık ve huzurun olası kıl­dığı yüksek beğeniye sahip olur. Safranbolulu zevk sahibidir, hem çevresini güzelleştirir hem yüksek bir yaşam tarzı oluşturur. Göçer kültürünün mirası da olabilir, dünyanın ilk sayfiye yerleşmesi olan Bağlar’ı yaratır. Artık, yazlık ve kış­lık olmak üzere iki ayrı mekânı vardır.

“Safran Devri” olarak isimlendirdi­ğim refah ve mutluluk dönemi 20. yüz­yıla kadar sürer.

Safranbolu geçmişte hep ikili bir yapı gösterir. O kadar ki, iki ayrı kadısı vardır. Biri şehri idare eden, Medine-i Tarak­lı Borlu Kadısı, diğeri çevresini idare eden Yörükan-ı Taraklı Borlu Kadısı. Osmanlı’nın batıya doğru gelişmesin­de Orta Asya içlerinden kopup gelen Yörükler önce Safranbolu çevresinde konaklamışlar, sonra da toprak kazanıl­dıkça batıya doğru kaydırılmışlardır. Bu hareketliliğin, durağan ve muhafazakâr şehir için nasıl bir burgaç yarattığını anlamak zor olmasa gerek. Buna karşın Yörükan için şehir, mültezimin adam­larına yakalansalar da17’sinde asker tertiplenip Yemen’e, Trablusgarp’a yol­lansalar da cin mi cin tüccarına güven duymasalar da çok renkli bir dünyadır.

Sonra Osmanlı’nın başında kara bulutlar dolaşmaya başlar. Safranbolu da birçok erini kaybeder. O kadar ki Yeme­niciler Çarşısı’nda askerimize yemeni yetiştirecek usta bile zor bulunur olur.

Eskiden yemenilerin sayası ve tabanı çarşıda hazırlanır, birleştirilmeleri için bu işin erbabı Kıranköy’ e oltancılara yollanırdı. Sonra, zorlu bir günde “Biz askere artık yemeni oltanlamıyoruz” dediler. Savaş bitip hesabı kapatılırken Kıranköy’de oturanlar, Ankara’ya heyet yollayıp “Bizi sürmeyin; biz Hıristiyan’ız ama Karaman Türküyüz” deseler de yollar çoktan ayrılmıştır. Önce onlar gittiler.

Sonra kara trenin Ankara’dan Zonguldak’a uzanan yolu buralardan geçer. Arkasında bir sürü gerçek bıraka­rak. İstasyona Safranbolu ismi verilmek istenince, tutumluluğu dillere destan Saf­ranbolulu, bir ikilemle karşı karşıya kaldı. Ya para ayırarak istasyonun temizlik ve bakımını üstlenecekti, ya da üstünden atacaktı. İkinciyi seçtiler. İstasyona “Saf­ranbolu” adının verilmesini reddettiler. 13 haneli bir köy olan Karabük’ün adı istasyonun tabelasına yazıldı. Kara tren, kervan yolunun üstünden geçer oldu.

1930’lara gelindiğinde Türkiye’nin ilk ağır sanayi yatırımı olan Demir ve Çelik İşletmeleri için Safranbolulunun çeltik tarlaları uygun görüldü ve kamulaştırıl­dı. Yeni kurulan tesis de Karabüklüydü. Bu kez, tarlalarını ve şehir evlerini satıp paralarını ve kültürlerini toplayıp giden şehirliler oldu.

Şehir boş bir kabuk olarak kaldı; hatta “fosilize oldu” denir. 1950’lerden başla­yarak içi boşalan şehri fabrikada çalışıp eli para gören köylüsü yani Yörükan doldurmaya başladı. Kanyonlarının bir kez daha şansı oldu, çünkü çevrede­ki tarım alanları yapılaşmaya kolayca uyum sağlarken kanyonun dik yamaçları inşaatı zorlaştırıyordu. Bu arada Safranbolu’nun karakterindeki kırsal özellikleri taşıyor olması da başka bir şansı oldu. Karabük’te çalışan köylüsü, denkleriyle ve inekleriyle geldi; kabuğa yeniden hayat verdi. Artık, Safranbolu Karabük’le yan yana yaşamak ve kader birliği yapmak zorundaydı. Biz bugün, dünya kültür mirası olan Safranbolu’yu kurumsal koruma ve bilinçlenme yanın­da bu gerçeklere de borçluyuz. Yoksa Safranbolu 1970’leri göremeden, yok olur giderdi.

Yukarıda, Osmanlı kentinde meydan olmaz demiştik ama tarihi şehre girişte yer alan Kazdağlı Meydanı bir çelişki gibi durur. Gerçek farklıdır. Yeni Safranbolu, kanyonların dışındaki düzlüklere yığı­lınca önce Karabük’ten Safranbolu’nun yeni yerleşmelerine, sonra da tarihi şehir merkezine doğru yeni yollar yapıldı. Kazdağlı Camii çevresinde 1970’lerin başında önemli sayıda konak yıkılarak bir meydan açıldı, sonra da Ankara’daki mimarlar Safranbolulu olmayan bir meydan tanzimi yaptılar. İşte siz bugün Safranbolu’ya bu yolu izleyerek girersi­niz ve Safranbolu’yu baş aşağı okumaya çalışırsınız.

Bugün de Gümüşsu Kanyonu boyun­ca yeni Safranbolu’ya doğru tırmanıyo­rum. Gümüşsu, hep derinlerde akıyor. Yol kâh sağında, kâh solunda köprü­lerle dolanıp duruyor. Bir yanda kale, diğer yanda Kıranköy’ün artık boş duran şaraplık üzüm bağları. Yolum Dış Kale­altı Sokak’tan geçiyor. Safranbolu’nun bir de dış kalesi varmış demek(?) İki gerçek: Birincisi lütfen sokak tabelalarını değiştirmeyin, onlar bize geçmişten bilgi taşıyor; İkincisi keşfin sonu yok.

Safranbolu, tüm Batı Karadeniz illeri nüfus kaybederken tek kazanan şehir. Kanyonun dışında artık neredeyse içindekilerin 8 – 10 katı insan yaşıyor. Bugün Safranbolu’nun birinci ekono­mik girdisi emekli maaşlarıdır. Özellikle Karabük Demir ve Çelik İşletmeleri’nin 1990’larda özelleştirilmesi sırasında top­luca emekli olan çalışanlarının büyük bir kısmı Safranbolu’ da birer daire alıp yerleşmeyi tercih ettiler. Artık onların üçer evi var: Biri köyde, bir tari­hi şehirde, biri ise yeni şehirde kalori­ferli. Safranbolu onlar için huzurlu ve mutlu bir üçüncü yaş vaad ediyor. Buna karşın Safranbolu’ da açılan ve gelişen yüksek eğitim kurumları binlerce genci Safranbolu’ya çekti. Belki de Türkiye’nin kazada eğitim yapan tek Tasarım ve Güzel Sanatlar Fakültesi Safranbolu’ da kuruldu. Safranbolu Meslek Yüksek Okulu’nun özellikle Turizm Yöneticiliği ve Restorasyon bölümleri hızla gelişiyor. Safranbolu, bugün çok dinamik ve kül­türlü bir nüfusa sahip. Bir eğitim, kültür ve turizm kenti olmak yolunda epey yol aldı. Safranbolu’nun geçmişi, geleceği oluyor.

*Atlas, Sayı 178, Ocak 2008, sayfa: 76–92

Advertisements

Mektepçiler Konağı (Safranbolu Medresesi) Restorasyonu*

Fotoğraflar / Görsel Belgeler: (aksi belirtilmedikçe) İbrahim Canbulat Arşivi. 2000 yılında TC Kültür Bakanlığı tarafından satın alınarak kullanım hakkı Safranbolu Kaymakamlığı’na verilen Mektepçiler Evi’nin, 1786-7’de yapımı tamamlanan Safranbolu Medresesi olduğu biliniyor. Nisan 2006’da oldukça hatalı bir “koruma” eylemine maruz kalan yapı ve restorasyonu hakkında, Safranbolu’da yürüttüğü Macunağası Konağı Restorasyonu ile X. Ulusal Mimarlık Ödülleri “Koruma-Yaşatma Dalı Başarı Ödülü” sahibi İbrahim Canbulat yazıyor. Safranbolu, Kuburoğlu Sakak’ta bulunan ve Mektepçiler Evi olarak tanınan yapı hakkında sürdürmekte olduğum araştırmada, önce Gönül Beken’in yaptığı bir düzeltmeye rastladım.(1) Bu düzeltmede kendisinin Mektepçiler sülalesine anne tarafından bağlı olduğunu, baba tarafından ise Müderrisler sülalesinden geldiğini bildiriyor ve yapının kendilerine baba tarafından intikali nedeniyle adının Müderrisler Evi olarak değiştirilmesi gerektiğini belirtiyordu. Evle ilgili olarak ayrıntılı bilgi almak üzere Gönül Beken’le uzun bir görüşme yaptım. Bu görüşmede yapının aslında bir ev değil, Safranbolu Medresesi olduğunu öğrenmiş bulunuyorum.(2) Yapı, Safranbolu’ya müderris olarak tayin olan Müderris Kürt Mehmet Efendi tarafından 1786–7 yılında yaptırılmıştır. Gönül Beken, Müderris Kürt Mehmet Efendi’nin 7. kuşaktan torunu olmalıdır. Medrese bugün 220 yaşındadır. Batı cephesinde sağ üstte bulunan yazıtta bu tarih açıkça gözükmektedir. Reha Günay’ın kitabında(3) yer alan listeye göre Safranbolu’da tarihlendirilebilen en eski yapılardan biridir. Gönül Beken, aslında ailesinin bu yapıda değil, hemen yanında bulunan Alacanlar Evi’nde oturduğunu söylüyor. Yapı 60’ların sonunda tek varis olarak kalan Gönül Beken’in annesi Fatma Zehra Asude tarafından Çerçen – Gurbetler Köyü’nden Yakup Yaman’a satılmıştır. Yapı 2000 yılında TC Kültür Bakanlığı tarafından Yaman ailesinden satın alınarak kamulaştırılmıştır. Yapının bir medrese olduğunu anladığınız anda yapıyı okumak çok kolaylaşmaktadır. Kürt Mehmet Efendi Safranbolulu değildir, Safranbolu’ya müderris olarak gelince kendi beğenilerini ve deneyimlerini de getirmiş ve medreseyi yaptırmıştır. Cephesinin bu denli incelikli olmasına karşın plan şemasındaki basitlik eminim yalnızca beni değil, yapıyla ilgilenmiş herkesi şaşırtmaktadır. Bir sofanın batısında çıkma yapan iki oda aslında bir ev değil, başoda olduğunu düşündüğümüz cephesi bezeli derslik ve hemen yanında bulunan çalışma odasından oluşan bir medresedir. Medresenin batı cephesi çıkmasının yapı tarzı da Safranbolu’da tektir. Bu tip çıkma yaygın olarak Ankara evlerinde görülmektedir. Bu nedenle yapan ustaların dışardan geldikleri düşünülebilir. Yapıyı asıl özgün ve tek kılan özelliği batı cephesinde bulunan ve ülkemizde bir benzeri bulunmayan sgrafito (İng. Sgraffito), malakari ve kalem işleriyle karışık teknikle yapılmış zengin cephe bezemesidir. Reha Günay bu cepheyi kitabında “1787 tarihli Mektepçiler Evi dış yüzünde malakari yönteminde yapılmış üsluplaştırılmış geometrik, bitki ve hayvan figürlü bezemeler vardır. Bazı üsluplaştırılmış, figürler çok eskiye kadar uzanan biçimleri anımsatmaktadır…” demektedir. Şimdi aynı cepheyi Safranbolu Medresesi olarak okuyunuz. Cephede 60 kadar eli belinde figürü bulunmaktadır.(4) Cephede ders verircesine tarih öncesi dönemlerden kalma ve kâinatın devinimini simgeleyen çarkıfelek, Mühr-ü Süleyman, sonsuz yıldız, ahireti simgeleyen servi, güzellikleri simgeleyen rokoko biçemde vazoda çiçekler, üstte meandır su ve anlamlarını bilemediğim daha birçok sembol yer almaktadır. Bu yapının Ersin Alok tarafından çekilen resimleri 70’li yıllarda TC Turizm Bakanlığı’nın tanıtım afişlerinde çok yoğun olarak kullanılmış ve gerek dünyada gerekse Türkiye’de Safranbolu’nun tanıtımına önemli katkılar sağlamıştı. Hepimizin belleğine bu cephe adeta kazınmıştır. Yapının ulaşabildiğim en eski fotoğrafı yazıyla birlikte sunulmaktadır.(5) Yayının üzerinde Yapı Kredi Bankası’nın 30. kuruluş yılında basıldığı yazılıdır. Buradan fotoğrafın 70’lerin başında çekilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu fotoğraf bize şu andaki cephenin en azından 30 yıldır hiç bir bozulma göstermediğinin kanıtıdır. BATI CEPHESİ YAPISAL ÖZELLİKLERİ VE BEZEME Mektepçiler Evi üst katı batı cephesi geleneksel Safranbolu evinde olduğu gibi sarıçam ahşap iskelet (yeğdana) ve kerpiç dolgu ile yapılmıştır. Kullanılan çıkma türü Safranbolu’da tektir. Buna karşın Ankara evlerinde yaygın olarak görülen bu çıkma, yapan ustaların dışarıdan gelmiş olabileceği kuşkusu yaratmaktadır. Çıkma ile biten bu cephede 2 + 3’lü gruplanmış 5 adet pencere bulunmaktadır. Genellikle Safranbolu yapılarında kerpicin üzerine samanla takviyeli çamur sıva yapılmakta bunun üzerine 1/3 oranında kireç, 2/3 oranında kumla yapılmış genellikle hayvansal ya da bitkisel elyafla takviye edilmiş perdah bulunmaktadır. Dışardan bakıldığında sağdaki 3 pencereli odanın dış cephesi çok incelikli bezenmiştir. Yapı üzerinde ayrıntılı bir inceleme yapamadım; bu nedenle aşağıda tartışacağım teknikler konusunda yanılma payımı göz önünde bulundurunuz. Cephede 3 ayrı teknik kullanılmıştır:

  • Kabartma olarak yapılan bezemelerin 13. yüzyılda Almanya’da ortaya çıkan ve Rönesans’la birlikte İtalya’dan dünyaya yayılan Sgrafito olduğuna inanıyorum. Sgrafito üst üste yapılan çoğunlukla iki ayrı renkte perdahın üsttekinin daha yaşken belli bir desene göre kazınmasıyla elde edilmektedir. Sıvalara renk pigmentleri önceden karıştırılabildiği gibi daha sonra boyama yoluyla da farklı renkler elde edilebilmektedir.(6)
  • Cephede daha önce de belirttiğim gibi düzlemsel bezemeler bulunmaktadır. Bunların fresko mu yoksa kalemişi mi olduğunu bilmiyoruz. Bu noktada kalemişi ve fresko tekniklerini karşılaştırmak isterim. Boya sıva üzerine kuruduktan sonra sürülürse kalemişi elde edilmekte, sıva daha yaşken sürülürse bünyesine işlediği ve kireçle birlikte sertleştiği için fresko elde edilmektedir. Öncelikle incelenmesi gereken renklendirmenin ne şekilde yapılmış olduğudur. Kalemişlerinde siyah, yeşil ve kırmızı boya kullanılmıştır. Ancak, özgün pigmentler analiz edilmediği için malzeme özellikleri ve renkleri konusunda bir bilgiye sahip değilim.
  • Ayrıca cephede 3 adet tepe penceresi bulunmaktadır. Bu tepe pencereleri ise malakari teknikle çalışılmıştır. Restorasyon öncesi bu pencereler kabaca kerpiçle kapatılmış bulunmaktaydı. Bu yapı ile ilgili olarak bezemenin tekniği konusunda farklı kaynaklarda malakari tekniği denmektedir. Bazı kaynaklarda malakari tekniği hep bir alçı işleme tekniği olarak anılmakla birlikte, sgrafito tekniği ile karıştırılmaktadır.(7) Bu yanılmanın Reha Günay’ın kitabındaki(8) görüşünden kaynaklanmış olması kuvvetle muhtemeldir.

Cephede, 60 kadar eli belinde figürü, çarkıfelek, sonsuz yıldız, servi, kuşlar, balıklar ve bir vazo dolusu çiçek vb. semboller görülmektedir. Dekoratif olmaktan öte bu sembollerin neler ifade ettiği incelemeye değer. Ayrıca sağ üstte bezemenin yapıldığı 1201 yılının ve “Maşallah” ibaresinin okunduğu bir yazıt bulunmaktadır. BATI CEPHESİ RESTORASYONU Restorasyon sonrası ortaya çıkan sonuç vahimdir. Restorasyon ilkelerinin tamamı göz ardı edilmiştir.

  1. Cephedeki yeğdananın üzerlerindeki sıvanın dökülmüş olduğunu biliyoruz. Bu durumda sıvanın tamamlanması doğru olmuştur ancak sonradan yapılan sıva ile özgün bezemenin karışmaması için seviye farkı yaratılması ve kabartmaların hiçbir şekilde taklit edilerek tamamlanmaması gerekirdi. Aksine eksik olan bütün kabartmalar tamamlanmıştır.
  2. Batı cephesinde üstte bir ahşap kuşağın cephedeki bezemeleri çerçeveleyecek şekilde boydan boya uzandığını ve iki yandan dışarı taştığını biliyoruz. Bu ahşap kuşak adeta bir kâgir eleman izlenimini verecek şekilde sıvanmıştır.
  3. Hiç bir şekilde boyanmaması gereken sgrafito ve bezemeler beyaz bir boya ile boyanmış ve tümüyle kapatılmıştır. Boyama bezemelerde olan derinliklerin algılanmasını engellemektedir. Sgrafitonun alt tabakasının renginin daha koyu olduğunu biliyoruz. Yapı üzerinde inceleme yapamamış bulunmamın getireceği yanılmayı hesaba katarak ve temkinle bu renk farkının özgün mü yoksa zaman içinde oluşan patinadan mı olduğunu kesin olarak belirleyemiyorum. Ancak ne olursa olsun bu renk farkının ya da 220 yıllık patinanın kaybedilmesi yanlıştır ve günahtır.
  4. Kalem işlerinin yalnızca temizlenmesi ve konsolidasyonunun yapılması yeterli olacaktı. Kalem işlerinin yeniden ve çok yanlış boyalar ve renklerle boyanması tam bir bilgisizliktir. Sıva bezemelerinin üzerlerinin boyanmasına gelince, mevcut belge ve kaynaklar düşünüldüğünde kullanılan renklere dair veri elde etmek olanaksız görülmektedir. Ancak yapı üzerinde boya kalıntıları olması halinde veri elde edilmiş olabilir ki, yine görsel belgelere bakıldığında bu da pek mümkün gözükmemektedir. Kaldı ki kesin veriler bulunsa dahi böylesine bir tamamlama restorasyon ilkeleri acısından fazlasıyla tartışılabilir bir müdahale biçimidir. Üstelik burada kullanılan koyulukta renk tonları da eski boya üretme teknikleriyle elde edilebilecek tonlara uymamaktadır. Yapının görsel etkisini bu denli değiştirecek müdahaleyi yaparken analizlerde ve uygulamada çok hassas teknikler kullanılmalıdır. Burada tam aksine davranılmış gibi görünmektedir.(9)
  5. Tepe pencereleri sıva ile kapatılmış ve üzerlerine gelişigüzel muşabak benzeri bir desen çizilmiştir. Bu pencerelerin açılması ve özgün haline getirilmesi çok zor olmayacaktı.
  6. Ahşap elemanların parlak bir vernikle cilalanmış olması diğer bir yanlıştır. Kısaca yapının 220 yılda oluşan patinası silinmiş atılmış bulunmaktadır. Daha önce de belirttiğim gibi en az son 30 yıldır bu cephede herhangi bir bozulma gözükmemektedir. Bu bezemelerin konsolidasyonunun çok rahatlıkla yapılabileceği konusunda önemli bir delildir.

ÖNERİLER Hemen, uzmanlardan oluşan bir danışma kurulu oluşturulmalıdır. Bu kurulun gözetiminde restorasyon süreci baştan sona ayrıntılı bir şekilde incelenmeli, kullanılmış bulunan sıva ve boyaların cinsi tespit edilmelidir. Sonradan yapılan sıvanın sökülmesi özgün yapının gerek malzemesi gerek yaşı, göz önünde bulundurulunca, mümkün gözükmemektedir. En azından boyaların kaldırılması olanağı araştırılmalıdır. Kullanılan boyanın el aletleriyle kaldırılması ya da uygun kimyasallarla sökülmesi gerekir. Her iki seçeneğin de riskleri bulunmaktadır. Kalemişlerinin üzerinden sonradan yapılmış boya katmanlarının temizlenmesi sürecinde yaptığımız önceki deneylerde bazı durumlarda kimyasalların kalem işlerini tümüyle tahrip ettiğini, bazı durumlarda ise hiç etkili olmadığını görmüştük. Kalem işlerinin fresko tekniğiyle yapılmış olması işimizi kolaylaştıran bir neden olmuştu. Bezemelerin kalem işi değil de fresko olması sonradan yapılan boyanın kaldırılabilme şansını arttıracaktır. Yapılacak deneyler sonucunda, danışma kurulu uygulanacak yönteme karar vermelidir. NOTLAR

  1. Gönül Beken, Aralık 2000 – Ocak 2001, “Bir Düzeltme ve Kültür Bakanlığı’na Teşekkür”, Müzekent Safranbolu Gazetesi.
  2. 19. Yüzyıl Kastomonu Sancağı Salnameleri’nde Safranbolu’da 12 adet medresede 750 öğrencinin eğitim gördüğü belirtilmektedir. Bu sayının Sübyan Mekteplerini de içerdiğini düşünebiliriz.
  3. Reha Günay, tarihsiz, Tradition of the Turkish House and Safranbolu Houses, Yapı-Endüstri Merkezi Yayınları, İstanbul, s.320.
  4. Neden öğrenciler olmasın?
  5. Sedad Hakkı Eldem, tarihsiz, Türk Mimari Eserleri, Binbirdirek Matbaacılık Sanayi A.Ş. Yayınları, s.205.
  6. Bu arada kullanılan tekniğin “Pargeting” olabileceği konusunda uyarılar aldım. Bu teknikte formlar ıstampalarla çıkarılmaktadır.
  7. 7. Celal Esat Arseven, tarihsiz, Türk Sanatı Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, s.722’de Malakari alçı işleme tekniği yanında bir de “Ustuka” diye bir teknikten söz etmektedir. Ustuka bugün yalnızca sönmüş kireç anlamıyla kullanılmaktadır. Belki de ustuka, sgrafitonun karşılığıdır. 8
  8. . Reha Günay, tarihsiz, s. 320.
  9. 9. Bu bölümün kaleme alınmasında Burçin (Altınsay) Özgüner’in desteğini aldım. Kendisine teşekkür borçluyum.

*Mimarlık, sayı 330, Temmuz – Ağustos 2006

Safranbolu / Afrodisyak Kent

İbrahim Canbulat, Y. Mimar

Bugün Türkiye’deki yaklaşık 50 000 tescilli tarihi yapının 1171 tanesi Safranbolu’da bulunmaktadır. Bu sayı ile Türkiye’de üçüncü sırayı almaktadır. İç Anadolu’yu Karadeniz’e bağlayan yol ağının üzerinde bulunan Safranbolu çok eskilerden beri yaklaşık 50 000 nüfusa sahip bir hinterlandın kullandığı pazaryeri, diğer bir deyişle kent merkezidir. Batı Karadeniz Alt Bölgesinin sahip olduğu zengin floranın tüm olanaklarınızdan yararlana gelmiştir. İlk kez tarih sahnesine Homeros’un İlyada’sında Truva’ya yardıma giden Gaskaların Ülkesi olarak çıkan Safranbolu, katman katman, zengin bir kültürün mirasçısıdır. Safranbolu, en az 2700 yıllık bir geçmişi taşıyla, toprağıyla ve insan değerleriyle günümüze kadar saklamayı başarmıştır.

Safranboluluyu farklı kültürlerle tanıştıran ve barıştıran kervancılıktan sonra, kentin en önemli geçim kaynağı olan dericiliğin yapıldığı tabakhaneler bölgesi ve derinin işlendiği artizanal dükkânlar, sokaklar ve çarşı zamanımıza ulaşabilmiştir. Bugün hala Akçasu ve Gümüş kanyonlarını milyonlarca yıldır şekillendiren derelerin üzerine kurulmuş tabakhanelerin kalıntılarını görebilirsiniz. Tabakhaneler Bölgesinden, Pazaryerine doğru yürüyüşünüzde, Saraçlar Sokağı’nda, Kunduracılar Sokağı’nda Semerciler Sokağı’nda ve Yemeniciler Arastası’nda sayıları az da olsa, geçmişi bugünlere taşıyan ustaları dükkânlarında çalışıyor bulabilirsiniz. İsterseniz yüzyıllardır yapıldığı şekilde el emeği ile üretilen bir semere ya da bir çift yemeniye sahip olabilirsiniz.

Safranbolu dünyadaki en önemli “vernecular” yerleşmelerden biridir. 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar hiç bir çizili plan olmamasına karşın, bir kentin bu denli doğasıyla barışık ve işlevsel olması hayranlık uyandırır. Çarşı’da yoğunluğun yüksek kalmasına karşın, hiç bir yapı diğerinin önüne geçmez, mahremiyetine ve manzarasına tecavüz etmez.

Safranbolu’nun en önemli özelliklerinden biri ise korunan yapıların sivil mimari örnekleri olan evler olmasıdır. Gerçekten de Türkiye’de çoğunlukla kalıcı taş yapılar olan dini ya da kamusal yapılar koruna gelmiştir. Safranbolu’da korunan yapıların çoğunluğu çamur harçla örülmüş moloz taş duvarlar üzerine, içleri kerpiçle doldurulmuş ahşap iskelet sistemi ile yapılmış konutlardır.

Safranbolu’ya yakıştırılan sıfatlardan biri de “Kendini Koruyan Kent”dir. Neredeyse son 300 yıllık yapı stokunu ve dokusunu koruyarak şimdilere getirmiştir. 1976’dan bu yana kurumsal korumanın yapıldığı Safranbolu, 1994 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır.

***

Safranbolu’ya adını veren safran (Crokus Sativus) Eylül – Ekim aylarında mor renkli ve hoş kokulu çiçekler açan 20 – 30 cmboyda, soğanlı, otsu bir bitkidir. Üretimi etli ve yuvarlak soğanlarla yapılır. Mor çiçeklerinde 6 erkek organ (stigma) ve 3 dişi organ bulunur. İşte en değerli baharat olarak bilinen safran bu turuncu renkli stigmalardır. Hititler döneminden beri Anadolu’da bilinir ve ilaç olarak kullanılmaktadır. Yarım kilogram safran, 80.000 çiçekten çıkarılabilir. Çok büyük zahmetlerle üretilen ve toplanan safran, 90lı yılların sonunda hemen hemen unutulmaya yüz tutmuştu. Bugün bir destek programı ile yeniden canlandırılan safran tarımı giderek yaygınlık kazanmaktadır. Baharat ve gıda boyası olarak da kullanılan safran sinir sistemini uyarır, iştah açar, adet söktürür. Prof. Dr. Erdem Yeşilada, bir yazısında afrodizyak olarak adı geçen bütün bitkiler arasında, “… sadece safran bitkisinin etkili olduğu bilimsel olarak gösterilmiş”tir diyor. Çarşı’da 6 – 7 Euro’ya satılan 1 gr safranın, eve götürdüğünüz 160 çiçek olduğunu unutmayınız.

***

Yerel Tarihçi Hulusi Yazıcı, “…Sultan İbrahim’in ruhi sorunları olması yanında tahtı da varissiz kalmıştır. Çözüm arayan Valide Sultan’a psikolojik tedavi yöntemleri kullanmada başarılı olduğu söylenen genç bir medreseli tavsiye edilir. Valide Sultan, bir kez denemek amacıyla öğütleri tutar. Kısa sürede ruhi sorunları çözmede başarılı başarı göstererek padişah üzerinde büyük bir nüfusa sahip olan ve birkaç yıl içinde “Kazasker” payesiyle tayin edilecek Borlulu (Safranbolu) Hüseyin Efendi (Cinci Hoca) tarih sahnesine çıkar. 1642 yılında, önce Sahnı Seman, ardından Süleymaniye Medresesi müderrisliğine getirilir. Sonra “Hacei Sultani” (Padişah Hocası) ve İstanbul Kadılığı payesiyle Galata Kadısı olur. 1644 yılında da “Rumeli Kazaskeri” payesiyle “Anadolu Kazaskerliği”ne tayin edilir. Sultan İbrahim’in tahttan indirilmesinin ardından servetine el konularak aynı yıl öldürülür; el konulan parası dağıtılır.

Cinci Hoca, servetinin bir kısmını da, Safranbolu’da vakıf eserleri yapımında kullanmıştır. Bugün Safranbolu’nun en görkemli yapısı olan Cinci Hanı ve Yeni Hamam, onun Safranbolu’ya kazandırdığı eserlerdir.

***

Macun Ağası Osmanlı sarayında bulunan ve Baş Vezire bağlı olarak görev yapan bir yetkilidir. Görevi ise adından anlaşılacağı gibi Sultan’a pestiller ve macunlar (paste & taffy) hazırlamaktır. 1800’lerin ortalarında Macun Ağası olan Safranbolulu İzzet Efendi, İstanbul görgüsünü ve varlığını bir konak yaptırarak toprağına kazandırmıştır.

160 yıllık bir yapı olan Macun Ağası İzzet Efendi (Çarşı) Konağı, Safranbolu’da bulunan 835 tescilli evden, en çok freskolarıyla öne çıkan bir örnektir. Yalın fakat işlevsel plan şemasıyla, Safranbolu Çarşı evlerini anlatmak için de iyi bir örnektir. Yüksek duvarlarla çevrilmiş bir bahçe, “hayat” adı verilen ortak yaşam ve çalışma alanıyla bütünleşir. Varlıklı ailelerin evlerinde değerli eşyaların hatta tahılını, yangın ve hırsıza karşı koruyan tonoz tavanlı bir “hazine” bulunur. Ahır zemin katı oluşturan diğer bir mekândır. Ara kat, ısıyı dengede tutmak için tasarlanmıştır. Bu katta her zaman bir “aşevi” ve yanı başında kiler ve saklama alanları vardır. Yine aynı katta bulunan çardak, günlük yaşama getirdiği renkler kadar, mutfağın bir uzantısı olarak son derece işlevseldir. Üst kat ise görkemli ancak dengeli boyutlarıyla insan ölçeğinde orta sofalı plan şemasındadır. Kare planın dört köşesine yerleşmiş ve diyagonal kapılarla girilen dört odanın dördü de ayrı birer âlemdir.

“Macun Ağası İzzet Efendi Konağı’nın ilginç yanı freskolardır” demiştik. Ancak, yeni sahipleri Gül ve Mimarİbrahim Canbulattarafından satın alındığında, tam bir beton yığını görünümündeydi. Konak üç ailenin barınmasına uygun şekilde yeni eklemelerle, üç bağımsız apartmana bölünmüştü. İç duvarlarındaki kat kat badananın altındaki freskolardan hiç bir iz kalmamıştı. Zahmetli ve duyarlı bir restorasyon sürecinde, yalnızca freskoların ortaya çıkarılması ve korunması tam üç yıl aldı. Macun Ağası İzzet Efendi Konağı, 2006 yılında Türkiye Mimarlar Odasının iki yılda bir verdiği Ulusal Mimarlık Ödülü ile onurlandırıldı.

***

Safranbolu’da bulunan 60 kadar konak son 10 yıl içinde restore edildi ve turizm amaçlı olarak hizmete kondu. Bu konaklardan birinde konakladığınızda uzun bir geçmişin sizi sarıp sarmaladığını göreceksiniz ve kendinizi çok özel hissedeceksiniz.

Çarşı’da Cinci Hoca’nın ya da Macun Ağası İzzet Efendi’nin Padişah için yaptığı afrodizyakları aramayın; kentin ruhunda onu bulacaksınız.

Hacımemişler Konağı Restorasyonu*

İbrahim Canbulat, Y. Mimar

Gülevi, Safranbolu’daki en yeni kültür turizmi yatırımlarından birisidir (Aralık 2006). Yaklaşık üç yıllık geçmişi olan proje, aynı adayı paylaşan her biri 200 yıllık 3 tescilli yapının restorasyonundan oluşuyor. Proje tamamlandığında 1200 metrekare açık alanda yer alan 1600 metrekare kapalı alanlı bir kültür turizmi külliyesi olacak.

Proje kapsamında 5’i süit olan 16 oda, kafe – bar, restoran, okuma odası, oyun odası ve 70 kişilik bir konser / seminer salonu bulunuyor. Şu anda külliyede bulunan Hacımemişler Konağının (HK) restorasyonu tamamlandı ve yaklaşık 3 ay önce işletmeye alındı. Bu yazıda özellikle HK restorasyonunda karşılaştığımız sorunları ve çözümlerini tartışmak istiyoruz. HK’nın restorasyon, dekorasyon ve donanım süresi yaklaşık 12 ay sürdü. HK aslında Safranbolu’nun turizm amacıyla on iki yıl önce restorasyon görmüş ilk konağıydı.

Safranbolu’da bulunan 1200 kadar tescilli tarihi yapının yaklaşık 800 kadarı konuttur ve bunların yaklaşık yüzde onu restorasyon görmüş ve hemen tamamı turizm amaçlı kullanılmaktadır. Turizm ve koruma oldum olası çelişen iki alan olarak görülmektedir. Korumacılar, tarihi yapıya yeni bir işlev verilmesini baştan bir zorunluluk olarak görmekle birlikte, yapıların gerek mekân organizasyonuna, gerek yapı ve taşıyıcı sistemine, gerekse yılların birikimi olan patinaya en düşük düzeyde müdahale edilmesini isterler.

Geçen zaman içinde özellikle turizmin getirdiği kaynakların koruma amacıyla kullanılması, ya da bir başka açıdan bakarsak hiç bir zaman restorasyonu düşünülmeyecek yapıların turizmin sağlayabileceği kaynağı göz önünde bulundurarak, restore edilmesi hepimizi belli bir noktada oydaşlaşmaya zorlamaktadır. Bu yazının amacı geçen 14 yılda HK üzerinden bakarak Safranbolu’da koruma ve turizmin ne şekilde etkileştiklerini tartışmak ve deneyimlerimizi paylaşmaktır.HK yaklaşık 300 metrekare kapalı alana sahip zemin katı moloz taş, üst katları kerpiç dolgulu ahşap iskelet sistemi ile taşıtılan üç katlı bir yapıdır. Safranbolu’da geçmişte “Şehir” şimdilerde “Eski Çarşı” olarak isimlendirilen tarihi kent merkezinde bulunmaktadır. HK adı üzerinde Hacımemişler Sülalelerinin Safranbolu’da bulunan çok sayıdaki evlerinden biridir. Araştırmalarımızda Hacımemişler Ailesinin manifaturacılık yaptığını ve İstanbul’la düzenli bağlantı içinde olduğunu, yalnızca manifatura getirmediğini aynı zamanda bölgeden topladığı tiftiği de İstanbul’a sattığını biliyoruz.

 
Bu nedenle Hacımemişler Ailesinin konakları varlık ve görgü birikiminin sonucu hem belli bir ölçeğin üzerinde hem de yetkin mekân organizasyonları ve bezemeye sahip olmuştur. Konumuz olan HK, gerek boyutlarının küçük olması gerekse mekânsal yapıdaki aksaklıktan dolayı bizi hep düşündürmekteydi. Yapının arka bahçesine kaçak olarak inşa edilen müştemilatın yıkılması aşamasında, yapının kuzeyde bulunan ve yaklaşık 1/3üne tekabül eden bölümün ciddi bir yangın sonrası yeniden yapılmadığının gördük. Hafriyat sırasında bulunan temel kalıntıları belgelendi ve yanık ahşap yapı elemanlarından örnekler saklandı.Safranbolulular 50’li yıllarda Karabük Demir Çelik Fabrikalarının ve gelişen ulaşım ağının getirdiği etkilere direnmemişler ve Genellikle Şehir’de bulunan konaklarını fabrikanın yarattığı çekimle Safranbolu’ya inen köylülerine satmışlar ve şehri terk etmişlerdir. HK da bundan nasibini almış ve Hacımemişler Ailesinin mülkiyetinden çıkmıştır. Ancak, araştırmalarımızda konağı yaklaşık 40 yıl boyunca konut amaçlı kullanan ailenin yapıyı hiç bozmamış ve 90lı yılların başına çok iyi bir durumda getirmiş olduğunu gördük. Buna karşın 90lı yılların başında turizm işine ilk giren ailelerden biri tarafından satın alınmış ve HK, adeta Safranbolu’da turizm ve koruma deneyimini iyi bir örnek teşkil edecek şekilde yaşamıştır. Bu arada HK 1992 yılında Kültür Bakanlığı‘nın cephe ve çatı sağlamlaştırma projesi kapsamında bir onarın görmüştür. Yaklaşık 12 yıl sonra gerçekleştirdiğimiz ikinci restorasyonda gerek çatıda gerekse cephelerde önemli sorunlar yaşamamış olmamız, yapılan işin belli bir niteliğin üstünde olduğunu göstermektedir. İlk restorasyon projesinde Safranbolu’da hala etkin olan yaklaşımla yatak odası olmayan 2 mekân, ek yatak odaları olarak planlanmış ve toplamda ulaşılan 7 yatak odasının tamamına banyo ve tuvalet yerleştirilmiştir. İkinci restorasyon sırasında sonradan yatak odası haline getirilmiş biri orta sofa olan 2 mekân özgün haline döndürülmüş bulunmaktadır.

Bu noktada Safranbolu’nun ciddi bir şekilde karşı karşıya olduğu bir tehlikeyi belirtmek istiyoruz. Bugün Safranbolu’da tüm konaklar kitle turizminin aşırı baskısı altındadır. Hemen hemen restorasyon aşamasında tüm tarihi yapılara, ek yatak kapasitesi yaratacak şekilde odalar sokulmakta ve Safranbolu konakları yaşanacak birer arkitektonik değer olmaktan çok yatakhane şekline sokulmaktadır. Şimdilerde Koruma Kurullarının bu konuda daha duyarlı davrandıklarını görüyor ve mutlu oluyoruz. Diğer bir kritik konu ise, yapıların aşırı derecede ıslak hacim baskısına nesne olmasıdır. Bugün Safranbolu’ya gelecek turistin ilk sorduğu sorulardan biri odasında tuvalet ve banyo olup olmadığıdır. Birçok çağdaş gereksinim gibi bu özellik de göz ardı edilemez, ancak sorunun çözümü, çok duyarlı yaklaşım gerektirmektedir. Hepimizin bildiği gibi, Safranbolu Evi’nde bir iki istisna dışında banyo yoktur yalnızca basitçe boy abdesti almak için yummalıklar vardır. Gözlemlerimiz bu yummalıkların dahi geçmişte büyük tahribata neden oldukları yönündedir.

HK yaklaşık 12 yıl sonra yeniden restore edilirken tüm ıslak hacimlerin çürüdüğünü gördük. Islak hacimlerde her zaman banyo tuvalet grupları, özgün ahşap döşeme üzerine dökülen bir betonarme döşeme ve duvarlara kaplanan fayanslarla çözüle gelmektedir. Ahşap iskelet taşıyıcılarla oluşan Safranbolu Evi sürekli hareket halindedir.

Bu nedenle zaman içinde fayans kaplı yüzeylerde ve köşelerde çatlama olması kaçınılmazdır. Öte yandan beton ve diğer toprak malzemenin ısı geçirgenliğinin ahşaptan farklı olması beton yüzeylerde çiğlenmeye, gözenekli yapısı ise sürekli rutubetli kalmalarına neden olmakta ve çevrelerinde ahşap zararlılarının yaşaması için uygun habitatlar oluşturmaktadır. HK restorasyonu sırasında banyo döşemelerinin yakın bir zaman önce çökmesi sonucu üzerlerine ikinci bir betonarme döşeme yapıldığını gördük.Sonunda büyük kütlelere erişen bu beton blokların göçmesinin artık an meselesi olduğunu dehşetle fark ettik. Bunun sonrasında HK’nda uzun bir zaman kırıcı çalışması gerekti. Çözüm ise ahşap iskeletin yenilenmesi sonrası, tabanların birer çanak oluşturacak şekilde suya dayanıklı kontrplak ve üzerine can elyaf takviyeli polyester kaplanmasıyla sağlandı.HK restorasyonundaki diğer bir sorun ise zemin katlarda yer alan ortak kullanım mekânlardan kaynaklanmaktaydı. Bu sorun kanımızca turizm amaçlı olarak kullanılan tüm Safranbolu Evleri‘nin ortak sorunudur. Hemen hemen tüm işletmeciler, daha büyük ve aydınlık ortak kullanım mekânları istemektedir. Buna karşın kalın taş duvarlarla belirlenen zemin katlar ise işlevleri farklı (at ahırı, mal ahırı, hazine, vb) çeşitli mekânlara bölünmüştür. HK’da zemin katta ilk restorasyon projesinde yer almamakla birlikte hayatla, at ahırını ayıran duvarın delinerek gelişigüzel bir kemerle birleştirildiğini, at ahırının dış cephesine iki yeni pencere açıldığını ve yangın geciktirme amacıyla hazine içine yapılmış bulunan tonozun alan kazanmak için tümüyle yıkılmış olduğunu gördük.

Bütün bu bozulmalar yapının depreme dayanırlığını da ciddi şekilde yok etmekteydi. Sonradan açılan pencereler ve kemer kapatıldı. Yapının en özgün elemanlarından biri olan ve elimizde çizimleri dahi bulunmayan tonozun adeta arkeolojik çalışma sonucu restitüsyonu gerçekleştirildi ve kalıp yardımıyla moloz taşla yeniden örüldü. Yukarıda da değindiğimiz gibi, yapının arka kısmında, yapı alanına eşit boyutta kaçak bir ek yapının varlığıdır. Bugün Safranbolu’da koruma kurulları 40 metrekare bir müştemilatın yapımına “Kazanocağı” adı altında izin vermektedirler, ama karşılaştığımız gerçek, önceki maliklerin 40 metrekareyle yetinmeyip büyük bir müştemilat yapması ve bunu yer yer özgün yapının çamur harçla örülmüş moloz taş duvarlarına taşıtmasıdır. Bu restorasyon sırasında en çok sorun yaratan müdahalelerden biri bu olmuştur. Asıl sorun, hareketli bir sistem olan çamur harçla örülmüş moloz taş duvarlara çok büyük kütleye sahip monolitik bir sisteminin eklemlenmesidir. Yine uzun bir süre kırıcı çalıştırmak zorunda kaldık ve yaklaşık 200 metreküp moloz attık. Betonarme eklemenin getirdiği yükün moloz duvarı basması nedeniyle moloz taş duvarda hala büyük bir çatlak bulunmaktadır. Zemindeki oturuşmanın tamamlanması sonrası bu çatlağın, zaman içinde oluşan yeni dengeler sonucu kaybolacağını ümit ediyoruz ancak gelişmeleri dikkatle izliyoruz.

Yine yukarıda belirttiğimiz şekilde Safranbolu’da restorasyona bulaşan hemen hemen tüm kişi ve kuruluşlar yeni yapılara öykünmektedirler. Bu tercih, en başta yapıların alçı ile sıvanması, yeni dış cephe boyaları ile boyanması, ahşap elemanların verniklenmesi şeklinde kendini göstermektedir. Gerçekte vernik üreticileri bile en iyi verniğin dış cephelerde ömrünün altı ila on iki ay olduğunu bildirmelerine karşın, Safranbolu’da birçok yapı adeta rekonstrüksiyon yapılmışçasına, bütün patinası kazınarak yenilenmektedir.

 
HK restorasyonunda, herhangi bir ahşap eleman ciddi oranda kesit kaybetmedikçe yenisi ile değiştirilmedi; çok iyi bir şekilde emprenye edilerek korundu. Yapının bozulmamış kerpiç dolgusu olduğu gibi korundu. Sıva konusunda yaklaşımımız ise yapıdan alınan perdah örneklerinin malzeme analizlerinden sonra bulunan özelliklerine göre yeniden üretilmesi ve uygulanması şeklinde olmuştur. Kireç ve kumdan oluşan perdah, organik elyafla ve bezirle takviye edilmişti. Bu arada kullanılan kumun çay kumu değil, sel yataklarında oluşan halk arasında “eşek kumu” olarak isimlendirilen kum olduğunu öğrendik ve onu kullandık.Yazıyı yaşadığımız bir olayı aktararak adeta bir anekdotla bitirelim. Komşulardan biri arkadaşına bizim yaptıklarımızı anlatırken “ Konağı bir yıldır tamir ediyorlar, ama hala eski” demiş. Bu bizim doğru yolda olduğumuzun en büyük kanıtı.

 

Safranbolu’nun Kayıp Bedesteninin Peşinde*

İbrahim Canbulat, Y. Mimar

1306 (Miladi 1889) yılı Kastamonu Vilayeti Salnamesinde Safranbolu’ya ayrılan bölümde “Kuruluşlar” başlığı altında “On bir mahalle ve seksen köyden oluşan Safranbolu Kasabasında… 13 yolcu hanı, … 945 dükkân, … 1 buğday hanı, … 1 bedesten vardır.” diye yazılı. (Hulisi Yazıcıoğlu ve Mustafa Al, sayfa 87)

1950’ler… Safranbolu’dan bir görünüş

Safranbolu’nun ortak belleği yakın geçmişte iki kez sıfırlanmıştır. Birincisi 1924 yılında mübadelede, ikincisi ise 1950’lerden başlayarak ekonomik yaşamın aktörleri kasabalıların gayrimenkullerini de satarak Safranbolu’yu terk etmesiyle olmuştur. Özellikle, yazılı kaynakların da çok kısıtlı olması ve kentsel arkeolojinin neredeyse bilinmemesi sonucunda biz bugün hala Safranbolu dokusunu tam olarak okuyamıyoruz. Yukarıda değindiğimiz belgeden Safranbolu’da geçmişte bir Bedestenin varlığını biliyor, fakat akıbetini bilmiyorduk.

Yakın geçmişte, Safranbolu Belediyesinin öncülüğüyle Prof. Dr. Metin Sözen Safranbolu Araştırmaları Merkezi (MeSSAM) kuruldu ve tarihi kamusal yapıların restorasyon ve korunması için çalışmaya başladı. MeSSAM’ın hazırladığı ilk proje Safranbolu Kız Meslek Lisesi Binası Restorasyon Projesidir. Hemen arkasından alt katındaki 2 – 3 (bu dükkanlardan ortada bulunanı yapının girişine yerleşmiş bulunmaktadır.) dükkan dışında tümüyle metruk durumda olan ve “Pamukçu Hanı” olarak isimlendirilen bina ele alındı. Yazar bu projede MeSSAM’a danışmanlık yapmaktadır. Çizim ve resimlerde de görüleceği gibi Pamukçu Hanı kısıtlı bir programa sahiptir. Bilindiği gibi, bir restorasyon projesi tasarım süreci yapıya verilecek işlevin tanımlanmasıyla başlar. Bunun da öncesinde yapının özgün işlevinin bilinmesi gerekir. Pamukçu hanının röleve çalışması hemen tamamlandı, ancak yapıyı tanıma sorunu, restitüsyon çalışmalarının başlamasıyla eş zamanlı olarak ortaya çıktı. Pamukçu hanının ne zaman yapıldığı konusunda da elimizde hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Yapının restitüsyonunun hazırlanması sürecinde, yapının çok uzun bir zaman diliminde yaşamışlığı ve gerek geçen zamanın gerekse kullanıcıların arkada bıraktığı izler proje ekibini zorlamaya başladı. (Yapının Safranbolu kent dokusu içinde Köprülü Camisi ve Medresesi ile aynı ortak mekanı paylaşıyor olması 17. yüzyıldan kaldığına bir kanıt olabilir. Aynı noktadan hareketle Köprülü camisinin akareti içinde yer aldığı ileri sürülebilir. )

1950’ler… Pamukçu Bedesteni

Öncelikle güneye bakan girişinde bulunan 2 dükkan ve daha sonra doğusunda bulunan 4 dükkanın daha varlığının keşfedilmesi, Pamukçu hanının okunulurluğunu zorlaştıran başka nedenler oldu. Yapıya kolayca “Han” tanımlaması yapmak artık olanaksızdı. Yapının han olmadığı konusunda, yapıda dükkanlar bulunması dışında başka nedenler de uyarıcıdır. Safranbolu’da hanlar kentin güneyinde ve kervan yoluna yakın bir noktada yoğunlaşmıştır. Pamukçu hanı ise bu noktanın uzağında tam çarşının merkezinde bulunmaktadır. Çizimde de görüleceği gibi, hücrelerin birer yatağa izin veren boyutları önce yolcu hanı olabileceğini akla getirmiş ama 15 oda hesabıyla bulunan en az 15 yolcunun konaklama sırasındaki ısınma, yemek, istirahat, bedensel temizlik gibi hiçbir gereksinimine yanıt vermeyen yapı programı, bu hipotezi hemen reddetmemize neden olmuştur. Buna karşın, hücrelerin demir kafeslerle korunmuş iç pencereleri ve dolap nişleri bu mekanların değerli malların saklanması ve alım-satımının yapılması gibi işlevleri tam olarak karşılayabildiklerini göstermekteydi.

Pamukçu Bedesteni’nin üst katı

Yazar, tipoloji konusunda Sanat Tarihçisi Esra B. Ertürk’a danışma kararı aldı. Ertürk de yapının han olamayacağı konusunda fikir bildirdi. En önemli kanıtı yapıda bir ahırın bulunmamasıydı. Han olmayan yapının ne olduğunu araştırmaya başladık. Girişte de belirttiğimiz gibi yapının geçmişini belgeleyen hiçbir yazılı kaynak bulamadık. Yaşayan Safranboluluların da hiç biri yapının geçmişi konusunda bilgiye sahip değildi. Bu arada restitüsyon sürecinde üst katta bulunan ve 108 – 111 numara ile gösterilen hücrelerin daha sonra basitçe yapılmış duvarlarla dışa kapatıldığını anladık. Bu 4 mekanlar gerçekte dükkandı.Kaynak araştırması sonucunda, yapının dışa açılan 6 dükkanı ile hücreli bedesten (Prof. Mustafa Cezar, sayfa 168) tipine tam bir uyum gösterdiğini anladık. Artık yapıyı Pamukçu Bedesteni olarak adlandırıyoruz.

Pamukçu Bedesteni’nin alt katı

Bedesten Nedir?

Sözcüğe Türkçede ilk bezzazistan olarak Selçuklular döneminde rastlıyoruz. Kelime anlamıyla bezzaz kumaşçılar demektir. Bunun arkasına eklenen –istan ekiyle ise kumaşçılar çarşısı anlamına ulaşıyoruz. Bu sözcük 17. Yüzyıla kadar özgün şekliyle kullanılırken, Anadolu Türkçesine evrinmesi sırasında dat (ض) harfinin okunuşunun getirdiği karışıklıkla “bedesten” olarak söylenmeye başlanmıştır. Mimari yapı tipi olarak ortaya çıkışı Beylikler Döneminde olmakla birlikte, Osmanlılar Döneminde yazışmalarda giderek daha sık rastlanmasından dolayı özgün işlevinin bu dönemde belirginlik kazandığını anlıyoruz. Bedestenler başlangıçta değerli kumaşların hırsız ve yangından korunması ve korunaklı bir ortamda satışının yapılması amacıyla ortaya çıkmış olmakla birlikte daha sonraki dönemlerde her türlü yükte hafif pahada ağır malın saklandığı ve satıldığı bir Osmanlı yapı türü haline gelmiştir. 18. Yüzyıla kadar bazı hanların bezzazlar hanı, iplikçiler hanı, dokumacılar hanı gibi uzmanlaştığını görüyoruz. Aynı yüzyılın ikinci yarısında artık bedestenleri özgün şekliyle ortaya çıktığını ve işlevinin tüm değerli emtia ve menkul değerleri de kapsayacak şekilde belirginleştiğini görüyoruz. Osmanlılar döneminde bedestenlere kuyumcularda yerleşmeye başlamışlardır. Bedestenler bu işlevleri yanında bugün bankaların yerine getirdiği para saklamak, akreditif karşılığı ödeme yapmak gibi işlevleri de üstlenmişlerdi. Bu arada bedestenlerde yapılan değerli mal hareketlerinin ve satışının rahatlıkla izlenebilmesi nedeniyle değerli mallardan alınan Mizan Resminin toplanmasını da kolaylaştırmaktaydılar (Peker, sayfa 58). Bütün bu işlevlerinden dolayı Osmanlı ekonomik yaşamında çok önemli yer tutmaktaydılar.

Pamukçu Bedesteni’nin güney cephesi

17. Yüzyılda Osmanlı sosyo-ekonomik yapısını bize çok ayrıntılı bir şekilde anlatan Evliya Çelebi bir kentte bedesten bulunmasına ayrı bir önem verirdi. Yazılarında 150 – 200 dükkan ve han odası bulunmayan yerleşmeler için “taştan yapılmış bir bedesteni yok” diye nitelendirirdi. Evliya Çelebinin Seyahatname’sinden yaklaşık 300 dükkanı bulunan bir yerleşmede bir bedestenin muhakkak bulunduğunu, yoksa bile aynı işlevi görecek ve demir kapılarla korunan çarşıların (ya da arastaların) bulunduğunu biliyoruz. Girişte de belirtildiği gibi, 945 dükkan bulunan Safranbolu’da bir bedestenin bulunuyor olması bu genellemeye uygun düşmektedir.

Pamukçu Bedesteni

Pamukçu Bedesteni adının bedestenlerin ilk çıkış nedeni olan bezlerin ve ham maddesi olan ipliklerin ticaretinin yapıldığı yer olması olasılığıyla da semantik bir örtüşme içindedir. Konumu itibariyle de Yemeniciler Arastasının hemen yanında yukarı çarşıda merkezi bir konumdadır. Girişi ve alt katında bulunan 2 dükkan Kunduracılar Sokağına açılmakta, restitüsyon çalışması sırasında varlığı keşfedilen 4 dükkan ise Köprülü Camisi arkasında yer aldığı bilinen Köprülü Medresenin de bulunduğu bahçeye cephe vermektedir. Bütün bu nedenlerle Bedestenin Yemeniciler Arastası ile birlikte Köprülü Camisi akareti olarak 17. Yüzyılda yapıldığını düşünüyoruz. Kullanılan yapı elemanları ve teknik bu kanımızı güçlendirmektedir. Yapının 20. Yüzyıl başına kadar bir bedesten olarak kullanılmakla birlikte daha sonra depo olduğunu ve bir süre sonra da güneyde bulunan dükkanlar dışında terk edildiğini sanıyoruz.

Köprü Camii’nden Pamukçu Bedesteni’nin görünüşü

Pamukçu Bedesteninin betimsel tanıtmasını bu yazının vurgusunu zayıflatacağı kanısıyla yapmıyoruz. Buna karşın görseller ve restitüsyon çizimleriyle yapıyı tanıtmayı uygun görüyoruz. Pamukçu Bedesteni Restorasyon Projesi, Safranbolu Belediyesi, Prof. Dr. Metin Sözen Safranbolu Araştırmaları Merkezince, Proje Sorumlusu Mimar Dr. Süheyla Birlik ve Restoratör Mürsel Başaran tarafından hazırlandı. Projeye Y. Mimar H. Yavuz Erbil, Y. Mimar Şeref Kaya, Y. Mimar İbrahim Canbulat, Sanat Tarihçisi Esra B. Ertürk ve Aytekin Kuş danışmanlar olarak destek verdiler. Belediye Başkanı Mimar Nihat Cebeci ve Belediye başkan Vekili İnşaat Mühendisi Mehmet Adaların yönetsel katkıları yanında mesleki katkıları göz ardı edilemez. Hazırlanan proje Safranbolu’da bulunan Kültür ve Doğa Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylandı. Safranbolu’da Ekonomik Yaşam 1890 Yılında Kastamonu Merkez ve kazalarının ödedikleri vergileri incelersek (Sevgi Aktüre ve Tansı Şenyapılı, sayfa 69):

En fazla vergi hasılatı olan İnebolu’da toplanan vergilerin 1 028 576 kr’unun gümrük vergisi olduğu düşünülürse, Safranbolu’daki ekonomik hayatın ne denli zengin olduğu anlaşılır. Aynı yıllarda Kastamonu Merkezde 16 kişiye bir dükkan düşerken, Safranbolu’da her 8 kişiye bir dükkan düşmekteydi. Safranbolu’da 1923 yılında 414 adet debbağ (derici), 430 adet yemenici, kunduracı vb, 135 adet manifaturacı ve iplikçi, 600 katırcı ve beygirci, 250 marangoz, 120 mutabiye ve 350 bez dokuma tezgahı bulunmaktaydı (Yazıcıoğlu ve Al, sayfa 72 – 73). Bunun yanında Sinop – Gerede Kervan Yolunda seyahat eden tüccar ve kervancıların kentten aldıkları hizmetler de düşünülürse, Safranbolu’daki sosyo-ekonomik yapının zenginliği daha iyi anlaşılır. Böyle bir sosyo-ekonomik yapının, yukarıda işlevleri belirtilen bir bedestene gereksineceği açıktır. *http://www.yapi.com.tr/Haberler/safranbolu-kayip-bedesteninin-pesinde_56745.html