Safranbolu / Kanyonların Şehri*

İbrahim Canbulat, Y. Mimar

Safranbolu’nun her şeyi bilen rehberi Aytekin Kuş’la birlikte eski kervan yolunda yürüyoruz. Hala geçmişin tekerlek izlerini taşıyan antik taşlarla kaplı bölüme gel­diğimizde Aytekin Kuş, “Roma Yolu” diyor. Taş kaplama Romalılardan kalma olabilir ama Gaskalar, Troia’ya yardı­ma giderken bu yoldan geçmiş olmalı diye düşünüyorum. Kanyonu arkamızda bırakıp tepeye vardığımızda kervan yolu ve onu izleyen Tümülüsler birlikte Karabük’ü işaretliyorlar. Tümülüslerde kimler var bilmiyoruz. Herhalde Paph­lagon büyükleri diyorum -bir kısmı da kanyonlardaki kaya mezarlarında cennet mekân. Bizim Tümülüslere daha kimse dokunmamış. Her zaman olduğu gibi uzaklarda Karabük, tepesindeki kara bulutuyla durup duruyor. Safranbolu’ya doğru geri dönüyoruz.

İbn Battuta 14. yüzyılda Safranbolu’ya alacakaranlıkta girerken insan eliyle kazılmış hendek sanmış buradaki kan­yonları. Yol boyu bir sürü konuyu bir arada konuşuyoruz. Bu kervan yolu Safranbolu’nun ya da eski adlarıyla Zağfiranborlu’nun, Taraklı’nın, Taraklı Borlu’nun ve Dadivra’nın en önemli gelir kaynağı olmuş. İç Anadolu’yu Karadeniz’e açı­lımında belli başlı limana, Sinop’a bağ­layan yol bu. Safranbolu’nun 600 ker­vancısı binlerce deve ve katırıyla insan, yük ve daha önemlisi kültür taşıyıp durmuşlar.

Safranbolu’ya yaklaştığımızda, “Bak” diyorum, “Safranbolu çukur-mukur değil tam üç tepeli bir şehir!” Batıda Rum Ortodoks yerleşmesi Kıranköy, karşısındaki Hızır Bey gibi bir efsanenin mezarının ve iki namazgâhın bulunduğu Hıdırlık Tepesi ve ikisinin ortasındaki Kale. Bu coğrafyayı yaratan kanyonun derinlerinde sonbaharın yağmuru, sarı yaprakları da toplamış Araç Çayı’na doğru akıyor.

Safranbolu’nun belki de en önem­li özelliği bir kanyonlar şehri olması; daha doğrusu kanyonların yarattığı şehir olması. Safranbolu’nun derinlik­lerinde hep kanyonlar var. Evet, biz de kanyonlara ağırlık vereceğiz. Zaten Safranbolu’nun evleri, trafo olup maket olup ve de lokum kutusu olup her yere ulaştılar.

Yolumuz 13. yüzyılda Selçukluların tam dört ay mancınıklarla taşa tutup sonunda anlaşarak aldıkları kaleye doğru uzanıyor. Köpek havlamaları eşliğinde, Safranbolu’nun çeperinden ona doğru yürüyoruz. Yukarılardan gelip şu kadar yılda Kale’yi yontan Gümüşsu ve Akça­su, derin kanyonlarından çıkıp biraz aşağıda, düzlükte birleştiler. Bu düzlüğe yerleşmiş tabakhaneler bölgesine iniyo­ruz. Uzun zamandır işlevsel olmayan tabakhanelerin yıkıntılarıyla, sonbaha­rın dokusu uyum içinde.

Sonra kıvrıla kıvrıla yukarıya kaleye doğru tırmanıyoruz. Kaleye gel buyur al dercesine duble yol yapmaları çok da doğru olmazdı. Kalealtı’na varıyoruz, yani Taht-ı Kale’ye. İlk Selçuklu yerleş­mesi burada olmalı. Yarı göçer Selçuklu­lar, pazarlarını, aldıkları kalelerin hemen kapı önlerinde kurmuşlar. Kurdukları çadırlar daha sonra ev olmuş, sokak olmuş, mahalle olmuş. Safranbolu’nun bilinen en Eski Cami, en Eski Hamam ve en eski yapıları da zaten burada.

Bizans kaynaklarına göre 13. yüzyıl­ da Selçukluların aldığı kalede yalnızca 27 ailenin yaşıyor olması buranım bir Bizans feodal beyinin şatosu olduğunu gösteriyor. 27 hane, dört aylık çabay­la alınan önemli yerleşme olmak için az, müstahkem mevki olmak için çok. Daha sonra, bizim kaynaklarda hiçbir nedenle yer almayan Safranbolu, 14. yüzyılda Alanya’dan Sinop’a yolculu­ğunda burada bir geceleyen İbn Battuta’nın Seyahatnamesinde, “etrafı hendeklerle çevrili bir tepeninin üzerinde konukse­ver insanların yaşadığı bir şehir” olarak geçiyor. Daha sonra bir üç yüzyıl daha Safranbolu’dan bir haber yok.

Şehirler varlıklarını üç evrensel koşula borçludurlar: Suya, yol ağına ve hinterlant’larına. Safranbolu için birinci koşulu “su” değil, suyun oluşturduğu topografyaya borçlu şeklinde değiştir­mek daha doğrudur. Ama Safranbolu için bir de dördüncü neden vardır: Cinci Hoca. O Cinci Hoca ki Safranbolu’nun 17. yüzyılda tarih sahnesine sıçramasın­da önemli rol oynamıştır. Döneceğiz.

Tarih boyunca Safranbolu’nun ikinci önemli gelir kaynağı dericilik ve deriden üretim olmuş. Dikkatli bir göz tabakha­neler ve çarşının şehir içindeki konumu­nun adeta bir üretim bandı gibi olduğunu hemen hisseder. Suyun şehri terk ettiği alt bölümde ham derinin işlenme­siyle başlayan süreç, yukarılara doğru saya olur, ayakkabı olur, yemeni olur, eyer olur, semer olur ve pazara ulaşır. Lonca düzeninde toplanmış esnaf ya da zanaatkâr hep birlikte bir sokağa yerleşir ve çok sıkı bir denetim ve destekle bir ürünü işleyip dururdu. Dükkânın en çok iki kişinin çalışmasına izin vere­cek büyüklükte olmasından, yalnızca tek ışıklı olmasına kadar bir sürü kısıtla­ma yüzyıllarca aynı ürünün aynı şekilde yapılmasını sağladı. Safranbolu’ da bu yapıdan geriye yalnızca sokak isimle­ri ve bir iki zanaatkâr kaldı. Geriye bir de özelliklerini az çok saklayabilmiş olan Demirciler Çarşısı. Bir demirciye, loncayı sorduğumda, “Ha, işte oradaki kahve!” demişti. Loncanın, bir zaman­lar birçok çırağın kalfalığa, kalfalıktan ustalığa geçişinde ritüellerin yapıldığı kahvehaneye indirgenmiş olması yine de bir teselli.

Son zamanlarda Demirciler Çarşısı da restorasyonu gördü. Bu ara John Ruskin’ın “Bir yapının başına gelecek en büyük felaket restorasyondur!” sözü aklımdan çıkmıyor.

Dericilik zanaatının aksakalIarını ziyaret ediyorum. Semerci ustası Kemal Ağyar’ın sırtı artık 80 yıldır yaptığı semerlerinin eğrisiyle aynı; hem konu­şuyor hem çalışıyor. “Semerler de ayak­kabı gibi numara numaradır; 34’ü vardır, 36’sı vardır, yanlış yaparsan hayvanın sırtını vurur” diyor. Geçende bir istatis­tik gördüm, tüm Safranbolu’ da artık 30 binek hayvanı kalmış. Kemal Ağyar’ın işi zor. Biraz ileride Saraç Mehmet Alış’a uğruyorum. “Eskiden işler çok iyiydi. Çevre pazarlara, semerleri ata yükleyip götürür satardık” diyor. “Daha sonra işi büyüttüm, bir motosiklet aldım; semerleri onunla taşımaya başladım…”

Bir zamanlar Avrupa’ya deri ihraç eden, ürettiği kırmızı sahtiyan Osmanlı sarayına layık Safranbolu tabakhane­lerine -deri almak bahanesiyle- gelen Fransız sanayi casusları teknoloji çal­makla kalmamışlar, yeni kimyasalla­rı kullanarak geliştirmişler de. Tüm yeniçerinin ve Kurtuluş Savaşı sırasın­da askerimizin giydiği yemeniyi yapan Safranbolu’nun işliği, kanyonun dibin­de kurumuş kalmış.

Safranbolu, çevresiyle bu kadar uyum­lu az bulunur şehirlerden biridir. UNES­CO Dünya Mirası Listesi’ne giriş nedeni olarak bu nokta özellikle belirtilir. Çev­resindeki değerli tarım alanlarını sakı­nan Safranbolu, büyük bir duyarlılıkla, kanyonun yamaçlarına evlerini yapmış, dibine ise rasyonel bir şekilde çarşısını ve kamusal alanını yerleştirmiştir.

Hamam olmazsa olmazdır; camiden bile önce yapılırdı. Yapı ustaları mesai bitiminde temiz pak yıkansın diye. Osmanlı şehrinin bir başka özelliği ise meydanlarının olmamasıdır. Osmanlı şehrinin meydanları yalnızca cami avlu­larıyla sınırlıdır. Safranbolu pazaryeri bile genişçe bir sokak gibidir.

Pazaryerine sırtını vermiş XL yapı ise Cinci Hoca’nın kervansarayıdır. Belki de İstanbul’un doğusundaki en büyük kervansaraydır. Bugün han olarak adlandır­mamıza karşın, adeta bir şatodur. Bilen bilir, dönem Deli İbrahim dönemidir ve kendisi bir veliahda sahip olamayacak kadar güçten kuvvetten düşmüştür. Der­dine, Cinci Hoca olarak tanıdığımız Safranbolulu Karabaşzade Hüseyin Efendi derman bulur. Padişahla arasında oluşan kankalık ilişkisi onu tüm kadıların kadısı Anadolu Kazaskerliği makamına taşır.

Bu arada büyük bir dünyalık yapar. Biraz da servetini gözden ıraklaştırmak ama­cıyla olsa gerek, Safranbolu’yu prestij yapılarıyla donatır. Bugün Cinci Hama­mı olarak bilinen Yeni Hamam da bun­lardan biridir. Bu arada Deli İbrahim’in arkasından Cinci Hoca’nın da siyaset edildiğini ve nakit 19 bin duka altın ser­vetinin 4. Mehmet tahta çıktığında yeniçeriye cülus bahşişi olarak dağıtıldığını eklemeliyiz. Yapı faaliyeti onunla sınırlı kalmaz; Safranbolu’ya gelip gelmediği bugün bile tartışma konusu olan Köprü­lü de onu izler ve bir cami, yanında bir medrese ve akareti olarak arasta yaptırır. Safranbolu 18. yüzyıla gelindiğinde, 945 dükkânı, 13 yolcu hanı ve bedesteniyle bağlı bulunduğu Kastamonu’dan bile daha büyük bir ekonomik güce sahip olur. Bugün Safranbolu tarihi merkezin­ de hemen hemen ne görürseniz 17. – 18. yüzyıldan kalmadır.

Pazar hala -eskiden “pazar günü” olarak isimlendirilen- cumartesi günleri kuruluyor, ama artık çok küçüldü. Bir zamanlar tüm çevre köylerin üzümünü, cevizini, tereyağını ve sebzesini getirip sattığı, dönüşte gazını, tuzunu, kibritini aldığı pazar bile marketlerle yarışı kay­betti. Benim küçüklük anılarımda bütün bir hafta fırınlarında ekmek çıkmayan, dükkânları kapalı Safranbolu’nun, paza­rın kurulduğu ve büyük bir hareket getirdiği, şenlendirdiği günlerde yerlisi­nin pazara gelen köylüleri neden yaban­sıladığını ancak şimdilerde anlamaya başladım. Pazar artık çok küçüldü ama hala bir köşesinde eskiden olduğu gibi yerli tereyağı, tarhana, kesme, kendisi­ne ancak yeten şeker fasulyesi, bostan üzümü, demir kirazı ve manyası yanında mevsimine göre yeryaran, içikızıl, cin­cile, kanlıca, kanlıcaeşi, karıkoca, meşe, koç, ayı, mıntırık, kuzugöbeği, tekice, pırpuluca, ak, ebişge, gauşalak, sümük­lüce mantarları satılıyor. Rast gele.

Pazarda dolaşırken bir yandan kanyonun ta derinliklerinde akan Akçasu’nun sesini duyarsınız, hem de o dönemin şenlikli albenisini hissedersiniz. Neden­dir bilinmez, pazaryerinde toprağın altı­na sokulan Akçasu, ileride yüzeye çıkar ve yemyeşil bir vadide sizi yeniden kar­şılar. Akçasu’yu solunuza alıp yürüme­ye devam ettiğinizde Lütfıye Camii’ne ulaşırsınız. Akçasu’yu taçlandıran bu yapı adeta Safranbolu’nun kanyonlarıy­la ne kadar barışık olduğunun simgesi gibidir.

Safranbolulu, çekirdek aile düzeninde çevre köylüleri yarıcı olarak kullanır, bir yandan ticaret yaparken tarımı da kontrol ederdi. Bu nedenlerle hem şehirsel hem de kırsal yerleşmenin özelliklerini gösterir. Safranbolulu, çok dinli yapının da getirdiği renklilikle, 18. yüzyılda başlayan varlık ve huzurun olası kıl­dığı yüksek beğeniye sahip olur. Safranbolulu zevk sahibidir, hem çevresini güzelleştirir hem yüksek bir yaşam tarzı oluşturur. Göçer kültürünün mirası da olabilir, dünyanın ilk sayfiye yerleşmesi olan Bağlar’ı yaratır. Artık, yazlık ve kış­lık olmak üzere iki ayrı mekânı vardır.

“Safran Devri” olarak isimlendirdi­ğim refah ve mutluluk dönemi 20. yüz­yıla kadar sürer.

Safranbolu geçmişte hep ikili bir yapı gösterir. O kadar ki, iki ayrı kadısı vardır. Biri şehri idare eden, Medine-i Tarak­lı Borlu Kadısı, diğeri çevresini idare eden Yörükan-ı Taraklı Borlu Kadısı. Osmanlı’nın batıya doğru gelişmesin­de Orta Asya içlerinden kopup gelen Yörükler önce Safranbolu çevresinde konaklamışlar, sonra da toprak kazanıl­dıkça batıya doğru kaydırılmışlardır. Bu hareketliliğin, durağan ve muhafazakâr şehir için nasıl bir burgaç yarattığını anlamak zor olmasa gerek. Buna karşın Yörükan için şehir, mültezimin adam­larına yakalansalar da17’sinde asker tertiplenip Yemen’e, Trablusgarp’a yol­lansalar da cin mi cin tüccarına güven duymasalar da çok renkli bir dünyadır.

Sonra Osmanlı’nın başında kara bulutlar dolaşmaya başlar. Safranbolu da birçok erini kaybeder. O kadar ki Yeme­niciler Çarşısı’nda askerimize yemeni yetiştirecek usta bile zor bulunur olur.

Eskiden yemenilerin sayası ve tabanı çarşıda hazırlanır, birleştirilmeleri için bu işin erbabı Kıranköy’ e oltancılara yollanırdı. Sonra, zorlu bir günde “Biz askere artık yemeni oltanlamıyoruz” dediler. Savaş bitip hesabı kapatılırken Kıranköy’de oturanlar, Ankara’ya heyet yollayıp “Bizi sürmeyin; biz Hıristiyan’ız ama Karaman Türküyüz” deseler de yollar çoktan ayrılmıştır. Önce onlar gittiler.

Sonra kara trenin Ankara’dan Zonguldak’a uzanan yolu buralardan geçer. Arkasında bir sürü gerçek bıraka­rak. İstasyona Safranbolu ismi verilmek istenince, tutumluluğu dillere destan Saf­ranbolulu, bir ikilemle karşı karşıya kaldı. Ya para ayırarak istasyonun temizlik ve bakımını üstlenecekti, ya da üstünden atacaktı. İkinciyi seçtiler. İstasyona “Saf­ranbolu” adının verilmesini reddettiler. 13 haneli bir köy olan Karabük’ün adı istasyonun tabelasına yazıldı. Kara tren, kervan yolunun üstünden geçer oldu.

1930’lara gelindiğinde Türkiye’nin ilk ağır sanayi yatırımı olan Demir ve Çelik İşletmeleri için Safranbolulunun çeltik tarlaları uygun görüldü ve kamulaştırıl­dı. Yeni kurulan tesis de Karabüklüydü. Bu kez, tarlalarını ve şehir evlerini satıp paralarını ve kültürlerini toplayıp giden şehirliler oldu.

Şehir boş bir kabuk olarak kaldı; hatta “fosilize oldu” denir. 1950’lerden başla­yarak içi boşalan şehri fabrikada çalışıp eli para gören köylüsü yani Yörükan doldurmaya başladı. Kanyonlarının bir kez daha şansı oldu, çünkü çevrede­ki tarım alanları yapılaşmaya kolayca uyum sağlarken kanyonun dik yamaçları inşaatı zorlaştırıyordu. Bu arada Safranbolu’nun karakterindeki kırsal özellikleri taşıyor olması da başka bir şansı oldu. Karabük’te çalışan köylüsü, denkleriyle ve inekleriyle geldi; kabuğa yeniden hayat verdi. Artık, Safranbolu Karabük’le yan yana yaşamak ve kader birliği yapmak zorundaydı. Biz bugün, dünya kültür mirası olan Safranbolu’yu kurumsal koruma ve bilinçlenme yanın­da bu gerçeklere de borçluyuz. Yoksa Safranbolu 1970’leri göremeden, yok olur giderdi.

Yukarıda, Osmanlı kentinde meydan olmaz demiştik ama tarihi şehre girişte yer alan Kazdağlı Meydanı bir çelişki gibi durur. Gerçek farklıdır. Yeni Safranbolu, kanyonların dışındaki düzlüklere yığı­lınca önce Karabük’ten Safranbolu’nun yeni yerleşmelerine, sonra da tarihi şehir merkezine doğru yeni yollar yapıldı. Kazdağlı Camii çevresinde 1970’lerin başında önemli sayıda konak yıkılarak bir meydan açıldı, sonra da Ankara’daki mimarlar Safranbolulu olmayan bir meydan tanzimi yaptılar. İşte siz bugün Safranbolu’ya bu yolu izleyerek girersi­niz ve Safranbolu’yu baş aşağı okumaya çalışırsınız.

Bugün de Gümüşsu Kanyonu boyun­ca yeni Safranbolu’ya doğru tırmanıyo­rum. Gümüşsu, hep derinlerde akıyor. Yol kâh sağında, kâh solunda köprü­lerle dolanıp duruyor. Bir yanda kale, diğer yanda Kıranköy’ün artık boş duran şaraplık üzüm bağları. Yolum Dış Kale­altı Sokak’tan geçiyor. Safranbolu’nun bir de dış kalesi varmış demek(?) İki gerçek: Birincisi lütfen sokak tabelalarını değiştirmeyin, onlar bize geçmişten bilgi taşıyor; İkincisi keşfin sonu yok.

Safranbolu, tüm Batı Karadeniz illeri nüfus kaybederken tek kazanan şehir. Kanyonun dışında artık neredeyse içindekilerin 8 – 10 katı insan yaşıyor. Bugün Safranbolu’nun birinci ekono­mik girdisi emekli maaşlarıdır. Özellikle Karabük Demir ve Çelik İşletmeleri’nin 1990’larda özelleştirilmesi sırasında top­luca emekli olan çalışanlarının büyük bir kısmı Safranbolu’ da birer daire alıp yerleşmeyi tercih ettiler. Artık onların üçer evi var: Biri köyde, bir tari­hi şehirde, biri ise yeni şehirde kalori­ferli. Safranbolu onlar için huzurlu ve mutlu bir üçüncü yaş vaad ediyor. Buna karşın Safranbolu’ da açılan ve gelişen yüksek eğitim kurumları binlerce genci Safranbolu’ya çekti. Belki de Türkiye’nin kazada eğitim yapan tek Tasarım ve Güzel Sanatlar Fakültesi Safranbolu’ da kuruldu. Safranbolu Meslek Yüksek Okulu’nun özellikle Turizm Yöneticiliği ve Restorasyon bölümleri hızla gelişiyor. Safranbolu, bugün çok dinamik ve kül­türlü bir nüfusa sahip. Bir eğitim, kültür ve turizm kenti olmak yolunda epey yol aldı. Safranbolu’nun geçmişi, geleceği oluyor.

*Atlas, Sayı 178, Ocak 2008, sayfa: 76–92

One Comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s