SAFRANBOLU / UNESCO Dünya Miras Kenti 2/5

A. Safranbolu’nun Oluşumu

(1930’lar öncesi)

 

Safranbolu’nun bulunduğu bölgeyi Helenlerin (İÖ 1. binyıl) Paphlagonia olarak isimlendirdiğini biliyoruz. (Umar)a göre Helence olmayan bu isim Anadolu’nun yerli halklarından olan Palaların yaşadığı bölgenin adıdır. Pala halkıyla ilgili bilgileri Hitit kaynaklarından öğreniyoruz (İÖ 2. binyıl). İÖ 9 – 8 yüzyılda derlenmiş bulunan İliada’da ise Homeros, Troya’ya yardıma giden Anadolu halklarını anlatırken, Paphlagonlar’dan da söz etmektedir.

Erkek yürekli Pylaimenés komuta eder Paphlagonialılara

Gelmişler yaban katırlarıyla ünlü Enetlerin yurdundan

Kytoros’da, Sesamos’da otururlar

Parthenios Irmağı[1] çevresinde kurmuşlar ünlü saraylarını

Kentleri Kromna, Aigialos, yüksek Erythinoi’dir

Batısındaki Bitynia ile sınırını Filyos Irmağı (Bazı kaynaklarda Bartın Çayı), doğusundaki Pontus ile sınırını Kızılırmak, kuzey sınırını Karadeniz tanımlarken, güneyinde Galatya ve Frigya ile komşu bulunmaktaydı. Türk hâkimiyetine geçene kadar, bölge sırası ile Hititler, Dorlar, Paphlagonlar, Kimmerler, Lidyalılar, Persler, Kapadokyalılar, Helenler, Pontlar, Galatlar, Bitinyalılar, Roma, Bizans tarafından yönetilmiştir. Bölge coğrafi olarak yaşam için çok iyi olanaklar sunmakla birlikte, zenginlik ve uygarlık yapıtlarının bulunmaması nedeniyle Anadolu’daki önemli yıkım ve kırım hareketlerinden hemen hiç etkilenmemiştir.

Yerel tarihçi Hulusi Yazıcıoğlu (Yazıcıoğlu ve Al, 1982, 33–38), Safranbolu’nun tarih boyunca isimlerini şöyle sıralamaktadır: Dadybra, Zalifre, Borglu, Burglu, Borgulu, Borlu, Taraklı-Borlu, Taraklı, Zağfiran-Borlu, Zağfiranbolu, Zağfiran-Benderli, Zağfiranbolu, Zafranbolu ve Safranbolu[2]. Dadybra – Zalifre tutarlı geçişini Osman Turan’a borçluyuz. Osman Turan, (Turan, 219) Bizans kaynaklarında Dadybra olarak geçen yerin, Selçuklularca Zalifre olarak isimlendirildiğini belirterek yakın zamanlara kadar yeri tartışılan Dadybra’nın Safranbolu olduğunu kanıtlamıştır[3].

Safranbolu, Eflani hattında 24 tümülüs ve 3 büyük höyük bulunmaktadır. Bunların hiç birinde açma yapılmamıştır. Safranbolu ve yöresinin ilk çağ ile ilgili tarih yazımı için çok kısıtlı kaynak bulunmaktadır. Yapılacak arkeolojik çalışmalar doğru bir tarih yazımını sağlayabilecektir.

Birçok kitap ve makalede tarih boyunca önemli bir yerleşme olmadığı ileri sürülse de Dadybra’nın İS 2.- 3. yüzyıllarda adına para bastırdığı biliniyor (Ramsey, 193) (Oaks vd. 4: 43–44). Cramer, (Cramer, 1: 238), Dadybra’nın Bizanslı tarihçilere dayanarak bir piskoposluk yerleşmesi olduğunu yazmaktadır. Roma resmi kayıtlarında İS 325 yılından başlayarak düzenli olarak Paphlagonia’nın 6 şehrinden biri olarak belirtilmektedir (Ramsay, 196–197).[4] Hepsinden önemlisi, İç Anadolu’yu Karadeniz limanlarına bağlayan tali kervan yollarının çatalında bulunması nedeniyle -aynı zamanda- hep stratejik nokta olma özelliği taşımıştır.

1920’lere kadar Rum Ortodoks tabanın yaşadığı ve bugün Kıranköy olarak isimlendirilen semtte, ODTÜ ve Bilkent Üniversitesi[5] üyeleriyle ile yaptığımız çalışmalarda, buranın ızgara plana sahip bir Kastron (kale kent) olduğu açıkça görülmüştür. Gerçekten de Cahen, (Cahen 2000, 61) Manuel Komnenos döneminde Dadybra’nın da içinde bulunduğu bölgede sınır kaleleri inşa edildiğini yazmaktadır. Özellikle kentin altında bulunan su dağıtım ve saklama sistemi, bunun en önemli kanıtıdır. Yine ne yazık ki kentsel arkeoloji çalışmalarının burada da yapılmamış olması nedeniyle Kıranköy’le ilgili ayrıntılı bilgi sağlanamamaktadır.

Selçukluların 4 ay süren bir kuşatmadan sonra aldığı, Dadybra’nın yalnızca bugün “Kale” olarak isimlendirilen yükselti olmadığı kanısındayım. Gerçekten de Kıranköy’ün bağları doğu eteklerinden sarkarak Gümüş Deresi’ne inmekte, Gümüş Kanyonu’nda Hıristiyan tabaya ait evler bulunmakta ve daha önemlisi burada bulunan Dışkale Sokak’tan ilk yerleşmenin oldukça büyük olması gerektiği sonucuna ulaşıyorum ki, (Niketas Khoniates, 475–476), Dadybra’nın fethini anlatırken sürekli olarak “Dadybra Kasabası” demektedir. Bugün “Kale” olarak isimlendirilen yükseltinin, o zamanlar yerel yöneticinin sarayının ve bir grup güvenlik gücünün kullandığı yapıların bulunduğu bir iç kale olması gerekir.[6]

1196 yılında Selçuklu Sultanı II. Kılıç Aslan’ın Ankara Bölgesi meliki olan oğlu Muhiddin Mesud Şah, Dadybra’yı 4 ay kuşatmanın ardından Bizans İmparatoru III. Aleksios’la bir anlaşma yaparak teslim aldı. Selçukluların alışılageldiği üzere Kale’nin kapısı önünde yarı pazaryeri, yarı kontrol amaçlı basit bir yerleşme gerçekleştirdiklerini düşünmek gerekir. Bugün, Kale’nin hemen altındaki bölgeye Kalealtı (Taht-ı Kale) denmesi buna önemli bir kanıttır. Kale’nin güneyinde bulunan Eski Cami’nin (Gazi Süleyman Camisi) bir kiliseden devşirme olduğu söylenegelir. Selçuklu kentini yaratan üç önemli öğenin buluşması (Kale, Cami ve Kalealtı’ndaki Pazaryeri) ilk Selçuklu yerleşmesinin burada olduğunun kanıtıdır. Bunlara bir de klasik Osmanlı hamamlarından farklı olan Eski Hamam’ı[7] eklemek gerekir.

1334 yılında Safranbolu’da bir gece konaklayan İbni Batuta’nın ünlü Seyahatname’sinde Safranbolu’yu anlatırken “Tepe üzerinde kurulmuş küçük bir şehir. Eteklerinde hendek var. Tam zirvede sarp bir kale mevcut. Orada bir medresede konakladık.[8]” demektedir.

Bugün Safranbolu’da Selçuklu dönemine tam olarak oturtulabilen bir mimari yapı bulunmamaktadır.[9] Buna karşın, Safranbolu kent dokusunun Selçuklulardan geldiğini kabul etmek gerekir. Yamaca kurulu ve çıkmaz sokaklarla oluşan konut bölgesi, yapılanmış bir sokak sisteminin ve meydanların bulunmayışı, suyun kenti terk ettiği noktaya yerleşen endüstri gibi özellikleriyle Safranbolu, tipik Selçuklu kenti özelliklerini göstermektedir.

Safranbolu, Bizans’tan sonra sıra ile Anadolu Selçuklu, İlhanlı, Çobanoğlu, Candar Oğulları ve Osmanlılar tarafından yönetilmiştir.

1530 yılında yapılan tahrirde Safranbolu çarşısında yalnızca 16 dükkânın kayıldı olduğu yazılıdır. Aynı bağlamda -bugün Kıranköy olarak isimlendirilen- Gebran Mahallesi’nin de 27 hanelik küçük bir yerleşme olarak geçtiği görülmektedir. Bu verilerden hareketle 16. yüzyıla gelene kadar Safranbolu’nun gerilediği düşünülmelidir[10]. Tahrirde, sonraki dönemlerde ortaya çıkacak olan tabakçılık ve deri endüstrinin henüz izlerinin bile bulunmadığını görüyoruz.[11]

Safranbolu’nun kaderini değiştiren en önemli gelişmeyi, bir kişiye, Hüseyin Efendi’ye (Cinci Hoca) borçluyuz. Genç bir medreseli olan Hüseyin Efendi, Sultan İbrahim’in ruhsal sorunlarını çözerek bir şehzadeye sahip olmasını sağlamış ve ardından Sultan’ın sağladığı makam ve olanaklarla kısa bir süre içinde büyük varlık sahibi olmuştur. Varlığının önemli bir kısmını Safranbolu’da yatırıma dönüştürmüştür. Hüseyin Efendi’nin sonu da yükselişi gibi hızlı olmuştur. Sultan İbrahim’in ölümünden sonra, Hüseyin Efendi öldürülmüş ve serveti padişah olan IV. Mustafa’nın tahta çıkması nedeniyle yeniçeriye cülus bahşişi olarak dağıtılmıştır. On yıl kadar sonra da Safranbolu’ya bir cami ve külliyesini yaptıran Köprülü Mehmet Paşa’nın[12] hayratı ile birlikte bugün Safranbolu tarihi kentinde görülen zengin doku 17. yüzyılda hemen hemen ortaya çıkmıştı. Yeni Safranbolu, tipik bir Osmanlı kenti olarak Kale’nin dışına taşarak, Kale’nin doğusundaki Akçasu Deresi’nin oluşturduğu kanyonda oluşmuştur.

18. yüzyıla gelindiğinde İnebolu’nun liman rüsumları değerlendirme dışında bırakılırsa, Kastamonu’dan (merkez) bile daha büyük bir vergi hâsılatı ile Safranbolu, bağlı olduğu Kastamonu Sancağı’nın en büyük ekonomisine sahip duruma gelmiş bulunuyordu[13]. Celali İsyanları sonrasında Osmanlı’nın bir dönem ayanlık düzeni ile yerinden idare ediliyor olmasına ve Safranbolu’nun daha liberal ekonomik ortamdaki endüstri ve ticaretteki başarısına bağlamak gerekir[14]. 18. yüzyılda Safranbolu ekonomisinin en önemli unsurunun kervan işletmeciliği olduğunu biliyoruz. Bunun Safranbolu’ya yalnızca maddi zenginlik değil, kültürler arası etkileşmenin de bir sonucu olarak kültürel zenginlik de getirdiğini düşünmek gerekir. Kültürel etkileşme bu kadar kalmamış, Safranbolu’ya dışarıdan varlıklı aileler de gelip yerleşmişlerdir. Araphacılar (Arabistan), Kırımlılar ve Asmazlar (Kazan) bunlardan bazılarıdır.

Safranbolu’nun ikinci önemli ekonomik etkinliği ise deri işleme ve deriden eşya üretimidir. Kentin güneyinde 80’den fazla tabakhanenin çalıştığını ve çok kaliteli deri ürettiğini biliyoruz. Safranbolu’nun endüstri işlevi yalnızca deri üretmekle kalmayıp, kente yayılmış ve lonca düzeninde çalışan artizanal dükkânlarda yine çok nitelikli yemeni, saraciye, semer ve benzeri ürünlerin de yapıldığı adeta bir üretim bandına sahipti[15]. O kadar ki 5 600 sığır ve manda ithal eden Safranbolu’da tabakhanelere bağlı bir yan ürün olarak etin işlemesi de önemli geçim kaynağı olmuştur. (Faroqhi 1993, 273 – 278) 17. yüzyılda, İstanbul’un et ihtiyacını karşılamak üzere Anadolu’dan yola çıkan kızıl koyun sürülerinin bir kısmının yolda satılıp kesilmesi bir sorun olmaktadır. Kızıl koyun sürülerinin geçtiği Kastamonu – Borlu (Safranbolu) – Gerede yolunda sayıları eksilen koyunlar nedeniyle Borlu kadısından şikâyetçi olunmuştur. Safranbolu’da 20. yüzyıl başında 25 tane de pastırmacı bulunuyordu (Yazıcıoğlu & Al, 73).

Safranbolu’da çok gelişmiş bir dokuma kültürünün de olduğunu biliyoruz. (Yazıcıoğlu ve Al, 71–73) Safranbolu’da 1923’te 350 bez dokuma ve 120 mutabiye tezgâh olduğunu belirtmektedir. Ancak araştırmalarımda Cinci Hanı’nın batı cephesinde bir “mutab kerhanesi” dışında mekâna yansıyan bir yapılanma bulamadım (Yazıcıoğlu, 99). Bu nedenle dokuma tezgâhlarının evlerde kurulu bulunduklarını düşünmek gerekir. Restorasyonunu gerçekleştirdiğim evlerin çoğunda iğ, dokuma tezgâhı parçaları, mekik ve hatta birinde (Gökçüler Konağı) odalardan birinin boyahane olarak kullanılmış olduğunu gördüm; iplik boyaları buldum. İstatistiklerde yüklü pamuk ve pamuk ipliği ithalatına yanında (72 500 Osmanlı Lirası), İstanbul’a yapılan beyaz bez ihracı (21 000 Osmanlı Lirası) vardır. Kentsel mekâna yansımayan ancak sayılarla göze çarpan dokumacılık, belli ki manifaturacı tüccarlar, evlerde hatta köylerde fason üretim yaptırmakta ve bezi toplayarak, iç ve dış pazarlara satılmaktaydı. Safranbolu Ticaret Odası’na kayıtlı 20 tüccarın 12’sinin “Ticari Meşgalesi Manifatura”dır. Bunun yanında 32 de Ticaret Odasına kayıtlı olmayan manifaturacı tüccar vardı. Bu sistem Safranbolu’da kadın işgücünün de endüstri üretimi içinde olduğunu göstermektedir.

Safranbolu Çarşısı’nın önemini daha iyi anlatabilmek için 19. yüzyıl sonunda sancak merkezi Kastamonu’da 16 nüfus başına 1 dükkân düşerken, Safranbolu’da bu sayının 8 nüfus başına 1 olduğunu belirtmek yeterlidir (Aktüre & Şenyapılı, 69). Bir de buna yaklaşık 50 000 kişilik bir bölgenin idari ve ticari merkezi olmayı eklerseniz, Safranbolu’nun ekonomik yapısını tam olarak tanımlamış oluruz. İşte bu maddi ve kültürel zenginlik bugünlere kadar kalan etkileyici fiziki yapıyı yaratmıştır.1889 Yılı Kastamonu Vilayeti Salnamesi’nde Safranbolu’ya ayrılan bölümde: “11 mahalle, 80 köyden oluşan Safranbolu Kasabası’nda 28 cami ve mescit, 2 kütüphane, 12 medrese, 13 yolcu hanı, 170 Müslim ve 3 gayrimüslim sübyan mektebi, 2 kilise, 24 han, 11 hamam, 945 dükkân, 40 su değirmeni, 60 su hızarı, 84 tabakhane, 1 buğday hanı, 1 hükümet konağı, 1 telgrafhane, 1 ordu deposu, askerlik dairesi, 1 cephanelik, 5 evliya türbesi, 2 muvakkithane, 1 ortaokul, 1 ilkokul, 2 karakol, 1 namazgâh, 107 çeşme, 1 bedesten vardır” (Yazıcıoğlu, 87). Bedestenin varlığı Safranbolu’da ticaret işlevinin ne kadar gelişmiş bulunduğunun bir kanıtıdır. Bedesten yalnızca değerli malların saklanması işlevini yapmamakta aynı zamanda bankaların bugün gerçekleştirdiği akçalı işleri de yapmaktaydı. Cinci Hanı ise basit bir kervansaray olmayıp, üst kat odaları tüccara ofis görevi yapmaktaydı. (Aktüre & Şenyapılı 1976) hatta Cinci Hanı’nda oda tutarak bölgeler arası ticaret yapan yabancı tüccarların bulunduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda Safranbolu’nun bir “Break-of-Bulk-Point” olma niteliği taşımaktadır, demektedirler.

(Cerasi, 101) Türklerin dünyadaki ilk sayfiye yerleşmesini (Banliyöleşme) ortaya çıkardıklarını yazmaktadır. Türkmenlerin konargöçer yaşam tarzının bir sonucunda oluşan Bağlar semti, bol su kaynaklarının da bilinçli kullanımı sonucu bağ, bostan ve meyve ağaçları dolu bahçelerin içinde inşa ettikleri görkemli yazlık evlerle çok çarpıcı bir dokuya sahiptir.

19. yüzyıla girildiğinde Safranbolu’nun, çarşı ve çeperinde Müslüman nüfusun yaşadığı Çarşı (Şehir), Rum Ortodoks tebaanın yaşadığı Kıranköy[16] ve yaz aylarını geçirdiği Bağlar’la birlikte fiziki yapılanması zirveye ulaşmış bulunuyordu[17].

19. Yüzyılda Safranbolu’nun Fiziki Yapısı

Osmanlı kenti, surlarından taşarak Selçuklu kentinin çeperinde oluşur. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Selçuklu kenti teslim aldıktan sonra, kalenin içine yerleşmiş ve Kale Altı’nda oluşturduğu merkezle de kamusal alanı denetimine almış bulunmaktaydı. 17 yüzyılda, Cinci Hoca ve ardından da Köprülü Mehmet Paşa’nın hayratıyla, Çarşı’nın ticari yapısı hemen hemen tamamlanmıştı. Merkezde bulunan Köprülü Camisi, Yeni Hamam ve Pazaryeri, tabi ki çevresinde konumlanan dükkânlar, kırsal nüfusa da hizmet verebilecek şekilde sosyal ve ticari işlevini eksiksiz bir şekilde yerine getirmekteydi. Pazara gelen yörükanın konaklayacağı ve hayvanını bırakabileceği hanlar ise pazara hizmet eden diğer yapılardır. Safranbolu Kenti’nin etkileyici özelliklerinden bir diğeri ise kanyonun içine yerleşmesinin getirdiği mekânsal sorunu kamusal yapıları kanyonun tam dibine hatta yer yer derenin üzerine yerleştirerek çözmesidir. Çarşı ise bunların hemen çevresinde yerleşmiş bulunan tek katlı ve tek ışıklı yalnızca iki kişinin çalışabileceği büyüklükte dükkânların lonca düzenine göre bir araya gelmesiyle oluşmaktaydı. Her biri başka bir sokağa yerleşmiş bulunan çeşitli meslek grupları sıkı lonca düzenine göre çalışırlardı. Genellikle o sokakta yerleşik meslek gruplarının adı bugün hala sokakların isimlerinde yaşamaktadır: Göncüler Sokağı, Kunduracılar Sokağı, Kasaplar Sokağı, gibi. Loncaların her birinin ritüellerini yerine getirdikleri, sosyalleştikleri ve mesleki sorunlarını görüştükleri birer kahvehanesi bulunmaktaydı. Bunlardan Yemeniciler Arastası ve Demirciler Çarşısı’nınkiler hala iyi durumda bulunmakta ve hizmet vermektedir. Eski Safranbolu’dan iki önemli ekonomik işlevinin bugünlere kalan iki fiziki mirası bulunmaktadır. Biri Cinci Hoca’nın yaptırdığı Cinci Hanı ki İstanbul’un batısındaki en görkemli handır; diğeri ise artık işlevsel olmayan, özlemli duygulardan çok üzüntü verecek derecede çöküntüye uğramış tabakhaneler bölgesidir.

Tabakhaneler Safranbolu’nun kanyonlarını oluşturan Gümüş Deresi’nin ve Akçasu’yun buluşarak kenti terk ettiği noktada konumlanmakla suyu, artık kenti terk ettiği noktada kullanmaktadırlar. Tabakhaneler bu özellikleriyle, çevreye duyarlı fiziki yapılanmanın önemli örneklerinden biridir.

Osmanlı kentlerinde meydan bulunmamaktadır. İslam geleneğinin bir devamı olarak Osmanlı kentlerinde sosyal alanları yalnızca cami ve avlularıdır. Osmanlı kentinde 19. yüzyıla kadar resmi daireler de bulunmamakta, resmi görevliler çalışmak için kendi konaklarını kullanmaktaydılar. Buna karşın kentte önemli sayıda sübyan mektebi, medrese, tekke, gibi kamuya hizmet veren yapılar bulunmaktaydı. 18. yüzyılda Safranbolu’nun sosyo-ekonomik açıdan en üst düzeye ulaştığını belirtmiştim. Bu yüzyılda daha sonra sadrazam olan Safranbolulu İzzet Mehmet Paşa’nın yaptırdığı, cami ve akareti, saat kulesi ve kente su getiren sukemeri ve su şebekesini özellikle belirtmek gerekir.

Her şeyden önemlisi Safranbolu, kentsel olduğu kadar, kırsal özellikler de gösterir. Safranbolu’nun içine yerleştiği kanyonların üstlerindeki düzlüklerde Has Tarlaları bulunmaktaydı. Bunun doğal bir sonucu olarak yarı kırsal yarı kentsel olma özelliği konutların mekânsal yapısına da yansımıştır.

Osmanlı Kenti tarıma elverişli alanları kullanmamakta, genellikle yamaçlara yerleşmektedir. Yamaca yerleşen konut dokusu her konağa yeterli ışık ve manzara sağlarken, mahremiyet sorununa da doğru çözüm olanağı sağlamaktadır. Eğimi kullanan temiz ve atık su sistemleri çok kolayca çözülebilmektedir. Organik bir sokak dokusuna sahip Osmanlı kentleri genellikle soya bağlı komşuluk ilişkilerinin bir araya getirdiği birimlerinden oluşmaktadır. Farklı sosyal konumdaki ailelerin bir araya gelmesiyle oluşmasına karşın, 18. yüzyıla kadar evlerin görünümleri sosyal farklılığı dışarı yansıtmamaktaydı. Sonunda genellikle bir çeşmenin, çoğunlukla bir mescidin bulunduğu çıkmaz sokaklar[18] sistemi, komşuluk birimlerinin mahremiyetini ve gerektiğinde güvenliğini iyi bir şekilde sağlamak için olanak vermektedir. Komşuluk birimlerinin soya bağlı oluşmasına karşın, farklı din, mezhep ve etnik gruplar kentin ayrı bölümlerinde ve kentle yoğun ilişkide bulunan köylerde ayrı ayrı yaşamaktadırlar (Cerasi), buna örnek olarak Kıranköy, Yazıköy ve bir Bektaşi köyü olan Yörük Köyü’nü örnek verebilirim. Osmanlılarda da olduğu gibi genelde, sanayi öncesi topluluklarda sosyal sınıf ayrımı fiziki yapıya yansımamaktaydı. Ancak, 18. yüzyıl sonunda geliştiği bilinen ve Kale’nin hemen doğu yamacında bulunan Çeşme Mahallesi, yönetici sınıfın ve varlıklı kesimin yaptırdığı görkemli konaklarıyla Safranbolu kent dokusunun artık sosyal farklılaşmayı yansıtmaya başladığını gösterir.

Safranbolu yukarıda sıraladığım özelliklerinden dolayı geniş dış bağlantıları ve lojistik altyapıya sahip endüstri öncesi bir “Endüstri Kenti”dir. (Faroqhi, 9–33) bu durumun “Protoendüstrileşme” olarak isimlendirildiğini yazmaktadır. İzzet Mehmet Paşa’nın yaptırdığı ve Anadolu’nun bilinen en eski saat kulesi[19] ise bunun simgesi gibidir.

Safranbolu Evleri

Dış görünümleri hemen hemen aynı olmakla birlikte, Safranbolu evlerini üç ayrı grupta toplamak gerekir. Bunlar, Çarşı’da bulunan kışlık evler, Bağlar’da bulunan yazlık evler ve Kıranköy’de bulunan Rum Ortodoks evleridir[20]. Safranbolu’da üç farklı yerleşmede, çevre ve sosyal farklılıkların etkisiyle birbirinden farklı özellikleri olan üç ev tipi gelişmiştir. Çoğunluğu Müslümanlara ait olan Çarşı evleri hiçbir şekilde ticari ya da artizanal işlevler üslenmemişlerdir. Ancak, bugün Beybağı (Asmazlar evleri), Kaymakamlar Evi ve Paşa Konağı gibi bazı evler, yönetici sınıfın gereksindiği mekânları da içerecek şekilde büyük programlı konaklar olarak yapılmıştır. Bugün Çarşı’da altında dükkân ya da işlik bulunan az sayıdaki evlerin Rum Ortodoks tabaya ait olması gerekir[21]. Rum Ortodoks tabanın yaşadığı Kıranköy’de ise hemen tüm evlerin zemin katında bir dükkân ya da bir işlik bulunur[22]. İlk bakışta hemen algılanan bu farklılık dışında Müslüman ve gayrimüslim evleri arasında belirgin başka farklılıklar da vardır. Rum-Ortodoks evlerinde şarap yapma ve saklama amaçlı mekânlar, fırın ve dua köşesi bulunmaktadır. Diğer bir özellikleri ise Müslüman evlerinde hayat ya da sofa etrafına yerleşen odalarda yalnızca -eğer varsa- sandık odasına geçiş olabilirken, Rum Ortodoksların evlerinde geçişli odalar yaygındır. Bağlar evlerinin en önemli özelliği zaman zaman strüktürü zorlayacak kadar geniş tutulmuş fiziki boyutlarıdır. Bu evlerin içlerinde bulundukları geniş sulak bahçelerle uyumu ve Bağlar’da yaz mevsiminin insana keyif veren yumuşaklığını evlerin içlerine taşıyan gölgeli yarı açık mekânlarla yaşama getirdikleri zenginlik önemli özellikleridir. Bağlar evlerinde kırsal özellikler daha öne çıkar. Bu evlerde mera, tarla, bağ ve bostanların sunduğu ürünlerin kış için hazırlanması imece ile gerçekleştirilirken bu işlevler için gereken kazan ocağı başta kış evlerindekilere ek yeni mekânsal düzenlemeler görülmektedir.

Çarşı’da konutlar kanyonların yamaçlarına yerleşmiştir. Kanyonların kıraç toprağı bitki yetiştirmeye olanak sağlamadığı için, bugün gördüğümüz toprak, deve ve kağnılarla taşınarak istinat duvarları içine doldurulmuştur. Bahçelerinde üzüm bağları ve meyve ağaçları bulunan Çarşı’daki sıkışık kent dokusuna rağmen yeşil bir kent görüntüsü verir. Bugün parseller incelendiğinde zaman içinde büyüyen ailenin gereksinimleri ya da ekonomik nedenlerle büyük parseller içinde birer evlik küçük parsellerin oluştuğu görülmektedir. Bu zaman içinde Çarşı’nın yoğunlaşırken içe büyüdüğünün göstergesidir.

Evler eğime uyumlu moloz taştan yapılan duvarların üzerine kurulmuştur. Osmanlı evleri parsel büyüklüğünden bağımsız olarak, genellikle bir cephesini sokağa yerleştirmektedir. Zemin katta sokakla ilişkisini bir atın yüklü olarak geçebileceği boyuttaki çift kanatlı bir kapı dışında tümüyle kısıtlamaktadır. O kadar ki, sokak tarafında bulunan duvar yüksek bahçe duvarları[23] olarak devam eder ve tam bir mahremiyet sağlar. Zemin katın geometrisi yalnızca kanyonun eğimini bir veri olarak almaz aynı zamanda organik sokak dokusunun getirdiği ortogonal olmayan geometriyi de olduğu gibi kabul eder. Buna karşı üst katta çıkmalar ve pencerelerle sokakla üç boyutlu bir ilişki kurulurken hedeflenen ideal plan şeması gerçekleştirilir. Safranbolu evi güneşi ve manzarayı en iyi değerlendirecek şekilde yönlenmektedir. Genellikle, kuzeyde helâ ve abdestliğin konumlandığı ıslak hacim çıkmaları bulunmaktadır. Dolayısıyla kuburun da ıslak hacim çıkmalarının altına yerleştiği bu cepheler kanyon eğiminin bakışına bağlı olarak – komşu evlerin konumu da dikkate alınarak – bazen doğuda ya da batıda olabilmektedir. 18. yüzyıla kadarki Safranbolu’yu kanyon eğimine yerleşen moloz taş duvarlar üzerinde, kerpiç dolgulu ahşap iskelet sistemi ile yapılmış evler olarak düşünmek gerekir. Bu noktada, Safranbolu evini “Ahır” – varlıklı kesimin evlerinde- “Hazine[24]” ve ısınmak için odun başta çeşitli malzemenin depolandığı “Taşlık”ın yerleştiği zemin kat (Tahtani), üst katında ise genellikle güneye yönelmiş bir çardak çevresine yerleşik biri Aşevi olarak da kullanılan iki, üç odası bulunan (Fevkani) yapılar olarak gözümüzde canlandırmak gerekir. Bu özellikleriyle Safranbolu evi tam bir “Hayat Evi”dir. Safranbolu’da yalnızca Mektepçiler Evi’nin (Canbulat ) 18. yüzyılda yapıldığı kesin bilinmekte, diğer tüm evler 19. yüzyıl yapısı olarak belirlenmektedir. Bu nedenle Mektepçiler Evi, burada anlattığımız 18. yüzyıl evinin tam bir örneğidir.

Osmanlı topraklarında 18. yüzyıla değin üç katlı yapı bulunmamaktaydı. 1858 Arazi Kanunnamesi ile özel mülkiyet kabul edilmiş ve oluşan görece liberal ortam ve sonucunda varlığın gösterilmesinden artık korkulmaması sonucu bugün gördüğümüz görkemli fiziki yapı ortaya çıkmıştır. O kadar ki daha önce gayri-Müslim tabanın evleri için uygulana gelen boyutsal kısıtlamalar bile kalkmış, Kıranköy’de Müslüman evleriyle yarışan görkemli konaklar yapılabilmiştir. 18. yüzyılda hayatın çevresinde yerleşik odaları bulunan fevkaninin üzerine bir kat daha eklenmiştir. Döneme uygun olarak batı etkilenmesiyle ikinci katlar hemen tümüyle bir orta sofanın etrafına yerleşen odalarla oluşmuştur. “Orta Sofalı” olarak isimlendirilen bu planlar İstanbul üzerinden gelen barok esinlenmesi sonucudur. Esinlenme bu kadarla da kalmamış eyvan ya da şahnişinlere Neo-Gothic (Victorian) ahşap kemerli pencereler yakıştırılmıştır. Safranbolu’da bugün giyotin pencerelere takılan ahşap kafesler İngilizce bir sözcükle “Glisten” olarak isimlendirilmektedir.

Safranbolu evlerinin en önemli özelliği mimarsız mimari “Vernecular” ve tümüyle yerel malzemeden yapılıyor olmalarıdır. Yerel mimarlık titiz bir ekonomiklik bağlamında eski yapı elemanlarının yeniden kullanımını (Devşirme) da uygulaya gelmiştir. Bugün görmekte olduğumuz Safranbolu evleri 3 000 yıllık bir deneyimin oluşturduğu çok değerli bir mimari mirastır.

Safranbolu evleri kanyonun eğiminden dolayı hemen hep bir moloz taş duvarlı zemin kat üzerine kurulmaktadır, demiştim. Çamur harçla kurulmalarına karşın moloz taşa çekiçle şekil verirken çıkan ve “Çivilik” olarak isimlendirilen küçük taş parçalarının büyük taşların boşluklarına çakılması ve yaklaşık 120 – 130 cm’de bir koyulan ve “Zar” olarak isimlendirilen ahşap hatıllar duvarlara dinamik yüklere karşı da dayanım sağlamaktadır. Safranbolu evinin zemin üzerindeki katlar, sarı ve az miktarda karaçam ahşap iskelet taşıyıcı sistem ile taşıtılmaktadır. İskeletin kurulmasında ahşap geçme hiçbir şekilde kullanılmamaktadır. Bağlantılar dövme demir çiviler yardımıyla yapılmaktadır. Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde bulunan Safranbolu için bu çözümler yapıların deprem dayanımını artıran önemli özelliklerdir[25]. Genel özellikleri anlatırken basitleştirerek söylediğimiz “zemin katlar moloz taş duvarlarla…” tanımı önemli yanlış anlamalara neden olabilmektedir. Safranbolu evlerinde moloz taş duvarlar üst katlara kadar yükseltilmektedir. Çoğunlukla üzerlerine ocakların yerleştiği bu moloz taş duvarlar ve dolayısıyla devamındaki kâgir bacalar yapının -deprem başta- yanal yüklere karşı dayanımını artıran diğer çözümlerdir.

Ahşap iskeletin içi genellikle kerpiç ve ahşap doldurulmuştur. Sonraları ise “Çakatura” olarak isimlendirebileceğimiz uygulamayla, ahşap iskelet üzerine içten ve dıştan çakılan kalıp tahtaları arasına kireç harcıyla birlikte taş parçaları doldurulmaktadır.

18. yüzyılda ikinci katın yapılmaya başlamasıyla birlikte birinci katla ikinci katın plan şemalarının farklı olması nedeniyle, 3 000+ yıllık deneyim sonucunda kusursuzluğa ulaşan Safranbolu evinin strüktürü sorunlu hale gelmiştir. Yaygın olmamakla birlikte ikinci katlarda görülen bağdadi duvarlar, yapan ustaların öngörüsü sonucu yapının ölü yükünü hafifletmek üzere kullanılmıştır. Ancak ustalar strüktürel şemaları başka başka olan bu katların ölü yükünü sorunsuz bir şekilde toprağa aktaramamışlar, Safranbolu evlerinde yaygın olarak gördüğümüz çökmeler kaçınılmaz olmuştur. 20. yüzyılda tadilat gören evlerde bu sorunun giderilmeye çalışıldığı örnekler çoktur.

Safranbolu evinin çatısı 19. yüzyıla kadar “Pedavra” olarak isimlendirilen ahşap yarmalarla kaplıydı. Büyük bir mahalle yangınının ardından dönemin valisi ‘nin emriyle bölgede kiremit ocakları açılmış ve bugün Safranbolu’nun 5. cephesi olarak keyifle betimlediğimiz kiremit kaplı çatılar ortaya çıkmıştır.

Safranbolu evinin birinci kat tavanı oldukça alçaktır. Bu kat ahırın üzerinde olması nedeniyle de kolay ısınmakta ve kışları tercih edilmektedir. Gerçekte bu kat zemin katıyla birlikte 18 yüzyıl öncesi Safranbolu evinin özgün örneği gibidir. Bu katta genellikle “Aşevi” olarak isimlendirilen bir mutfak ve kuzey duvarına yapışık ve “Karanlık Oda” olarak isimlendirilen bir kiler bulunur. Aşevinin hemen önünde bulunan sofa büyük olasılıkla zaman içinde dışa kapatılan bir çardaktır ev halkının ve kadınların sosyalleşmesi işlevi yanında imeceyle yufka açmak, meyve kurutmak gibi amaçlarla mutfağın bir uzantısı gibi de işlev görür.

Eğer varsa – 18. yüzyılda ortaya çıkan – ikinci katlarda bir orta sofa çevresinde yerleşmiş 4 kadar oda ve bazı örneklerde sandık odaları (ara oda) bulunmaktadır. Bu katların tavanları daha yüksektir. Orta sofanın dışa açılımı belli sayıda eyvan ya da şahnişinlerle sağlanır. Yine bu katta da başlangıçta dışarıya açık olan sofa zaman içinde pencerelerle kapatılmıştır. Çoğu kaynakta yazılanın aksine Safranbolu ailesi kalabalık değildir. Doğum kontrolü yaptıkları söylenegelen Safranbolu ailesi, 3 nesilden 5 ile 6 kişiden oluşur. Bu yanılgının nedeni ikinci katların yapılmasıyla ortaya çıkan çok sayıda odayı işlevlendirmek amacıyla mekândan hareketle aile boyu belirlemek çabasıdır. Safranbolu’nun yerlisi aileler yalnızca has tarlaların değil bugün Kardemir’in bulunduğu alandaki çeltik tarlalarının da sahipleriydi. Tarih boyunca çevre köylerde yerleşik yörükanı (önceleri tımarlı sipahi) yarıcı olarak kullandıkları için kalabalık aile bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmamıştır. Bu nedenle zaten yazları Bağlar evlerine göçen ve kışın alt katı kullandıkları bilinen küçük ailelerin 10–15 mekândan oluşan evleri nasıl kullandıkları, araştırılmaya değer. Restorasyonunu gerçekleştirdiğim evlerin eski sahipleriyle görüşmelerimde bazı odaların hemen hiç kullanılmadığını, bazı odaların ise meyve ve pirinç depolamak gibi asıl işlevi dışında kullanıldıklarını öğrenince şaşkınlığa uğradığımı belirtmeliyim. Aynı bağlamda ikinci katlarda bulunan aşevlerinin ne amaçla yapıldığını Safranbolulular da açıklayamamaktadırlar. 18. yüzyılda bir yandan ikinci katlar yapılırken bir yandan da Safranbolu evlerinin yarı açık mekânları kapatılmış ve bazıları odaya çevrilmiştir.

Safranbolu evini benzersiz yapan en önemli mekânsal çözümleme kuşkusuz “Havuzlu Divanhane”lerdir. Dünyada bir örneğinin bulunmadığını düşündüğüm bu mekânlar, Safranbolulunun incelmiş yaşam zevkinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Safranbolulu, 19. yüzyıl başında büyük bahçeli evlerinde çoğu Bağlar’da bulunan geniş ve derin havuzlar çevresinde, sedirleriyle, mutfakçığı ve kahve ocaklarıyla ya evinin içinde görkemli havuzlu divanhaneler ya da bahçelerinde havuzlu köşkler yaratmıştır.

Safranbolu odaları bir çekirdek ailenin barınmasına uygun olarak, taşınıp ortaya kurulan yer sofrası, bebeklerin tutunarak yürümeyi öğrendikleri ve odayı ışıklı duvarları boyunca geçen sedirleri, gece olunca yüklükten çıkarılarak yere serilen yataklar, yüklük açılınca ortaya çıkıveren gusülhanesi ile 24 saatlik döngüye tam bir işlevsellikle katılmaktadır. Odaların tümünde ocak bulunmaktadır. Osmanlı evlerinde ocak ve baca ne yazık ki gelişmemiştir. Bacalar ocağın üzerine konumlanan düz birer kanaldan ibarettir. Bu nedenle de mekânı ısıtmaktan çok ısınan havanın dışarıya kaçmasına neden olmaktadır. Dolapların bulunduğu yüzeylerde kalın duvar işlevi de üslenmeleri, kerpiç duvarlar yanında tabanı ve tavanı “Bulgurlama” olarak isimlendirilen toprak dolgulu odalar iyi ısı işlevi sağlamakla birlikte, yine de en iyi ısı yalıtımının kalın elbiseler olduğunu düşünmek gerekir. Odalarda 19. yüzyılda kapı girişlerinde, duvarlarda ve bir çelişki gibi görülse de ocak önlerinde ısı yalıtımı için perdelerin kullanıldığını biliyoruz.

Buna karşın Safranbolu evi doğal havalandırmadan akıllı bir şekilde yararlanmaktadır. Odaların çevresi hava akımı için açık olduğu gibi, “Soğuk Çatı” yaparak çatıyı bir radyasyon kalkanı gibi kullanmaktadır. Yapıların zemininde ve içinde bulunan kalın taş duvarlar gece ve gündüz sıcaklık farkı çok olan Safranbolu’da sıcaklık dengeleyici işlev görürler.

Safranbolu evini 19. yüzyıla kadar, camın kullanılmadığı pencere düzenli evler olarak gözümüzde canlandırmalıyız. Mektepçiler Evi ve Kırımlılar Evi belki bilemediğim bir kaç örnek dışında Safranbolu evlerinde revzenli ikinci sıra pencereler bulunmamaktadır. Bu durumda kışın kara-kapakların sürekli kapalı tutulduğunu göz önünde bulundurmamız gerekir. Gerçekleştirdiğim restorasyonlar sırasında bulduğumuz, levha cam takmak için lamba ya da kanal açılmamış pencere çerçevesi, Safranbolu evlerinde görüntü sağlamayan ancak ışık almaya yarayan nişasta çirişli tülbendin kullanılmakta olduğunun kanıtıdır. Gerçekten de bu çözümün köylerde 1960’lara kadar uygulanmakta olduğunu biliyorum.

Safranbolu odasının boyutlarının ahşap taşıyıcılarla, işlevlerin getirdiği ister ve kısıtlamaların optimizasyonu sonunda oluştuğunu düşünüyorum. Restorasyonunu gerçekleştirdiğim evlerde hemen tüm yapı elemanlarında mimari zira (0 757738 m) ve alt birimleri olan parmak, hat ve noktanın dikkatlice kullanılmış olduğunu gördüm. Bu nedenle İstanbul’da kadı içtihatlarıyla (Altınay 1981 102–103, 109–111) zorunlu kılınan yapı malzemesi boyutlarına Safranbolu’da da uyulduğunu görmekteyiz. Oda geometrisini zaman içinde şekillendiren ve değiştiren iki önemli öğe ise sedirler ve pencereler olmuştur. Kanımca ahşap yapı elemanlarının standart ölçüleri, onlarla uyumlu kerpiç boyutları ve yurtdışından gelen pencere camlarının 8” x 12” (25 x 38 cm) boyutları bugün hayranlıkla izlediğimiz pencere geometrisi ve oda cephelerine yerleştirilen 3 pencere örüntüsünün kaynağıdır. Zaman içinde yer şiltesinden sandalye boyutlarına evrinen sedirler ve onlara bağlı olarak yükselen pencere silmelerinin yükseklikleri diğer bir değişimdir.

Restorasyonunu gerçekleştirdiğim evlerde genellikle yaklaşık 60’ar yıllık periyotlarla önemli tadilatlar yapıldığını görmekteyim. İstanbul Üniversitesi, Orman Fakültesi, Dentrokronoloji Laboratuarı[26] ile birlikte yaptığımız ahşap yaşı belirleme çalışmaları bunu kanıtlamaktadır. Buna bağlı olarak 18. yüzyıl son çeyreğinde yapılan evlerde –yangın sonrası yenilemeler nedeniyle de- ilk değişimin 19. yüzyıl ortasının klasik Osmanlı evine ulaşılmış bulunduğunu, sonraki evre olan 20. yüzyılın başında ise dolapların söküldüğü, 45 derece açılı kapıların düzeltildiği, kapı ve duvar perdeleri kullanımının bırakıldığı modern evler bulmaktayız. Bu evlere soba ve elektriğin girdiği kesindir. Büyük olasılıkla masa ve sandalye başta mobilya ve karyolanın girmesi nedeniyle daha geniş alan ihtiyacı doğmuş bu sorun bazı dolapların sökülmesiyle çözülmüştür. Yine bu dönemde varlıklı kesim ana-baba odası başta pencerelerini giyotin pencereye dönüştürmüş, kara kapakları ise sökmüştür. Evlerin sıvalı alanları da artmıştır. Bu noktaya kadar önceki dönem olarak değer verdiğimiz değişim, yerini artık bozulmaya bırakacaktır. Safranbolu evinin önemli bir anısı ise Cumhuriyet’le birlikte kadınları kafes arkasından çıkarmak ülküsüyle hükümet kararnamesi ile tüm glistenlerin söktürülmesidir. Safranbolu eşrafıyla gerçekleştirdiğim sözlü tarih çalışmaları sırasında, glistenleri sökmek zorundan kaldığında bazı kişilerin, gazeteden kestikleri şeritleri aynı düzende camlara yapıştırmış olduklarını öğrendim. Harf devriminden hemen sonra ise yine bir hükümet kararnamesi ile evlerin cephelerinde bulunan rozetlerdeki tüm eski yazılar kireçle örtülmüştür. Restorasyon sırasında zorlandığım boya sökme işleminin nedeni 1954’te Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın ziyareti öncesinde evlerini güzelleştirmeleri amacıyla halka yağlıboya dağıtılmış olmasıdır.


[1] Bartın Çayı

[2] (Umar, 109) Dadybra adının yerel bir pagan tanrı olan Dada’dan hareketle Dada-ura: Ulu-Dada olduğunu yazmaktadır. Taraklı adı ise buraya yerleştirilen Taraklı Türkmen Boyu’ndan gelmektedir. –borlu, -borglu eki için bakınız (Yazıcıoğlu & Al 1982, 33–38). Dadybra – Zalifre geçişinin asıl nedeninin ise Arap alfabesinde “dz” gibi okunan ض (dad) harfi olduğunu düşünüyorum. Sorun telaffuzdan çok transkripsiyondan kaynaklanmaktadır. “Safranbolu” adı çok yenidir ve 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır.

[3] Adı ilk kez Ch. Texier’ın “Küçük Asya”sında 610–641 yılları arasında Bizans imparatoru olan Herakleyos dönemine ait bir haritada yer almaktadır. Önemli yanılgılardan biri Safranbolu’nun geçmişte Theodoropolis olarak adlandırılmış olduğu savıdır. Bu yanılmaların nedeni yakın zamana kadar Dadybra’nın Safranbolu olduğunun bilinmemesi ve sürekli olarak kaynaklarda adı geçen ve bazıları hala bulunamamış olan yerleşmelerin Safranbolu olduğu konusundaki savlardır.

[4] Diğerleri: Gangra (Çankırı) , Sora (Zora – Akören?), Ionopolis (İnebolu), Amastris (Amasra) ve Pompeiopolis (Taşköprü)

[5]Erhan Acar (ODTÜ) ve Dr. Deniz Baykan (Bilkent Üniversitesi) ve öğrencileriyle birlikte

[6] Yazıcıoğlu, (Yazıcıoğlu, 56–57) asıl yerleşik nüfusun Kıranköy ve Yazıköy’de bulunduğunu yazarak, Dadybra’yı benim tanımladığım kapsama getirmektedir. Bu yerleşmelere bir de Bulak’ı eklemek gerekir.

[7] Müslüman ve “Gâvur” hamamları ayrıdır. Bu nedenle Eski Hamam’ın da devşirilmiş olduğunu düşünmek gerekir (Sözen 1976).

[8] Gazi Süleyman Paşa Medresesi olmalı (Sözen 1976).

[9] Yazıcıoğlu, (Yazıcıoğlu ve Al, 17–18) Babasultan Mahallesi Şahbalı Mevkii’nde bir saray hamamının ve bazı kalıntıların varlığını, Akçasu Deresi üzerinde bulunan Çatal Köprü’nün de Selçuklular döneminden kaldığını yazmaktadır. Birçok kaynakta da belirtildiği gibi Eski Cami ve Eski Hamam ise Bizans’tan kalma olmalıdır.

[10] (Yazıcıoğlu 2002, 75–79) Kentsel Nüfus 1500, kırsal nüfus ise 12 523 ve toplam 14 023.

[11] Bu yazının amacı dışında kalması nedeniyle geçtiğimiz bu dönemlerle ilgili ayrıntılar için (Yazıcıoğlu)’na başvurulmalıdır.

[12] (Aktüre & Şenyapılı, 65) “Safranbolulu olmayan Köprülü Mehmet Paşa’nın burada bir cami yaptırmasının nedeni bir süre buraya sürgün olarak gönderilişidir. O zaman Hızır Baba Dergâhı’nda ibadet eden Köprülü, affedilip sadrazam olunca bu dergâhın bulunduğu yere bir cami yaptırmıştır. Caminin 1661 yılında kullanıma açıldığı, Köprülü Mehmet Paşa tarafından gönderilen el yazması bir kuran üzerindeki yazıdan anlaşılmaktadır. (Cemal, Abdullah. Kastamonu ve Zonguldak Vilayetlerimiz. İstanbul, 1932, 84)”

[13] (Cuinet 1894, 460) Safranbolu’nun vergi hâsılatını 2 071 424 kuruş olarak vermektedir.

[14] Resmi tarih söyleminin dışına çıkamayan tarihçiler gibi yerel tarihçi (Yazıcıoğlu)’da ayanların hakkını teslim etmemektedir. 18. yüzyılın ikinci yarısında ayanlık yapan Yazı Köylü Ayanlar Seyyid Mehmet ve Seyyid Abdünnebi, Fahr-ül Ayan Kazdağlıoğlu Mehmet Ağa ve Şeyhzade Mir Abdülcelil bilinen ayanlardır. Ancak henüz bir araştırmaya konu olmamışlardır. (Cerasin, 50) …ayanlar, …iç ve dış ticareti imalattan daha fazla destekleyecekler, böylece kervan trafiği çoğalacak, panayırların önemi artacaktı.” Yine bakınız (Tanyeri, 455–456)

[15] Çarşı’daki üretime Kıranköy’deki işliklerin de katıldıklarını biliyoruz. Örneğin Çarşı’da hazırlanan saya ve taban, Kıranköy’e gönderilir; orada bulunan “Oltancı”lar tarafından birleştirilirdi (Acar 2006, 169, 172).

[16] Kıranköy’ün üzerinde bu denli durmamın nedeni gerek millici tavır nedeniyle geri planda tutulması gerekse, Safranbolu’nun yeni merkezinin etkileme alanı içinde kalması nedeniyle hızla yapı değişikliğine uğruyor olmasıdır.

[17] (CUINET, V) 1894’te nüfusu 7 500 olan Safranbolu’da 2 795 Rum Ortodoks oturduğunu söylemektedir.

[18] (Tanyeri 425) bu yapının zaman içinde büyük arsaların ufalanması sonucu kaçınılmaz olarak ortaya çıktığını yazmaktadır.

[19] Anadolu’da bilinen en eski saat kulesidir; 1797 yılında yapılmıştır.

[20] Safranbolulular, sonraki bölümlerde anlatacağım “Safranbolu Kültür ve Mimari Değerler Haftası” kapsamındaki kentli – akademisyen buluşmalarına kadar “konak” ismini kullanmadıklarını yalnızca “ev” dediklerini belirtmektedirler. Ayni bağlamda, “başoda”, “selamlık” ve “hayat” sözcüğü de kullanılmaya başlanmıştır. Bugün hala “hayat”ın evlerde nerede olduğu çelişik bir konudur.

[21] Semerci Kemal Ayar, kendisiyle yaptığım sözlü tarih çalışmaları sırasında Kışlayanı Sokak’ta epey Rum Ortodoks semercinin bulunduğunu belirtmiştir.

[22] (Cerasi, 102) Osmanlı kentlerinde dükkân ve işliklerin yer darlığı nedeniyle 18. yüzyıldan başlayarak evler arasına yayıldığını belirtmektedir. Bu görüşü temkinle karşılıyorum.

[23] Zemin kat duvarlarıyla birlikte örülen bahçe duvarları yapılara depreme karşı dayanıklılık kazandıran payanda işlevi de görmektedir.

[24] Hazine (Ambar, Yangın Odası) üst örtüsü tonoz olan çok kalın duvarlı, metal kaplı kapı ve pencere kapakları ile en önemli işlevi değerli eşyayı yangından korumaktır. İçinde hatta bu yılın yiyeceği, gelecek yılın tohumu olarak buğday saklanan ahşap ambarlar bulunmaktadır.

[25] Kuzey Anadolu Fayı, bölgede 1 Şubat 1944 yılında kırıldı “Safranbolu kaza merkezinde bir cami sakatlanmış, Cinci Hanı’nın bazı kısımları yıkılmıştır. Kaza merkezinde ölü ve yaralı yoksa da bazı köylerde epeyce insan ve bina kaybı vardır.” Bartın Gazetesi 10 Şubat 1944, sayı 837 (Kuş 2009 297). Depreme dayanıklılıktan amaçlanan, yapının yıkılmaması değil, can güvenliğini sağlamasıdır.

[26] Dr. Nesibe Köse yönetiminde yaptığımız çalışmalarda Genellikle 19. yüzyıl ortasına tarihlendirilenler arasında 18. yüzyıl sonlarına tarihlendirilen bir başka grup ahşap yapı elemanı bulduk. Gökçüler Konağı ve Kırımlılar Konağı üzerinde yapılan dentrokronoloji çalışmaları ile konakların zaman içinde geçirdikleri değişim saptanmaktadır. Araştırma sonuçlarını içeren bir bildiri hazırlık aşamasındadır.

5 Comments

    1. ATIF bey,
      Katkınız için teşekkür ederim.
      Ben Osman Turan’a itibar ediyorum. Kaynakçamda bulabilirsiniz. Diğer bir nedenim ise kaynaklarda Dadybra-Sora-Hadrianapolis şehirlerinin konumları ile ilgili göreli bilgiler.
      Sanıyorum Devrek, Niketas Choniates’deki Dadybra’ya yardıma gelen güçlerin Babas Dağı’nda konaklamaladıkları bilgisinden kaynaklanmaktadır. Safranbolu çevresinde bir Babas yok ancak Devrek’te var.
      Bazı tarihçiler -ama çok az- hala Devrek konusunda israrlılar. Bunları kaynak alan yerel tarihçiler ya da internet yazılarları ise oldukça yaygın.
      Biz GüleviSafranbolu olarak önümüzdeki yıl akademik çevrelerden de destek alarak bir dizi panel düzenlemeyi planlıyoruz.
      Örnerin benim Dadybra’nın Günüş Kanyonu’na yerleşik olduğu konusunda bir hipotezim var. Bunu da tartışmak gerek.
      Esenlik dileklerimle
      İC

      Reply

  1. Hocam bahsettiğiniz kaynakları bilmiyorum. Elimdeki yabancı atlasta dadybra ya ait verilen koordinatlara bakıldığında (google earth le) devrek çıkıyor. ve tarih olarak da M.S. 300 – M.S. 640 denilmiş.

    Reply

    1. Atilla Bey,
      Dadibra konusunda zaman zaman yabancı bilim adamlarıyla tartıştım. Batılı kaynaklarda hala Devrek olarak kayıtlı. Birini değiştirmeyi becerdim. Bu konudaki yanılma sanıyorun Nhitas Khonites’in tarihinden kaynaklanıyor. Dadibra’ya yardıma gelen Bizans birliği Babas Dağı civarında bozuluyor. Bölgede Babas Dağı yalnızca Devrek civarında bulunuyor. Osman Turan’ın Dadibra/Zalifra sürekliliği konusundaki görüşü daha çok etimolojik sürece dayanıyor. Benim blog’umda okumuşsunuzdur, ben daha ayrıntılı nedenler ileri sürüyorum.
      Aslında yapılması gereken tarihçi ve arkeologları toplayıp bir Safranbolu sempozyumu yapmak. Bu ara daha çok yemek antropolojisi üzerinde çalışmam nedeniyle ben de öne çıkmıyorum.
      Esenlikler dilerim

      Reply

  2. Ve yine aynı atlasta SORA nın koordinatları da mevcut. Prof. Dr. Bige UMAR paphlagonia adlı kitabında Karabük e gelip bu kayıp kenti aramış ama bulamamış ( yanlış yerde aramış diye düşünüyorum) kitaptan hareketle ve atlastaki koordinatlara göre gittiğim yerde çok net olmasa da bazı bulgular olduğunu gördüm..SORA olduğunu düşünüyorum. Elimdeki kaynaklarla arkeoloji bölümündeki bir hocamıza sunum da yaptım..Hatta bölgeden bulduğum bazı örnekleri de götürdüm kendisine ( toprak kazmadım,,yüzey buluntusudur) Hani belki bu bulguların üniversite tarafından yaşı saptanabilirse (yani bir karbon testi v.s. gibi hangi döneme ait olabilecekleri belirlenebilir düşüncesi ile) açığa çıkar herşey diye düşünmüştüm ama..Açıkcası bu çabalarım çok da gereken ilgiyi görmedi. Yani en azından “yahu belki de doğruyu söylüyordur en azından beraber gidelim , bir bakalım, göster burayı bize” şeklinde merak ifadesi dahi görmedim kendilerinden.

    Reply

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s