Gülevi Safranbolu’nun Vejeteryan Menüsü

IMG_1083

İbrahim Canbulat

©GüleviSafranbolu

Geçende ülkemizin önde gelen Yoga Eğitmeni Sayın İpek Darga ve öğrencilerine ev sahipliği yaptık. Gruba 5 gün boyunca öğle ve akşam yemeklerinde toplam 7 farklı vejetaryen yemek sunduk. Mutfakta bana Zeynep Siyahhan ve Özge Işıldak yardımcı oldu. Öncelikle menüyü sizlerle paylaşmak istiyorum:

Yoga GrubuYemekDüzeni (Öneri)

Menüde bitkisel protein ve karbonhidrat dengesini göz önünde bulundurduk. Batı Karadeniz Bölgesinin florla zenginliği nedeniyle malzeme sağlamak sorun olmayacaktı. Özellikle kaplıca (siyes) bulguru ve Safranbolu safranı mutfağımıza şaşırtıcı renk ve zenginlik getirecekti. Öte yandan Yenice vejetaryenden öte oldukça zengin bir vegan mutfağına sahipti. İşimiz kolay olacaktı. Konuklarımızın arasında bir de vegan vardı. Çok anlayışlı bir vegan olduğunu belirtip hemen kendisine teşekkür etmek isterim. Bu nedenle her menüde en az bir vegan yemek bulundurmaya özen gösterdik. Batı Karadeniz Bölgesi (Paflagonya) mutfağından Cevizli Yayım, Ekşili Pilav, Kaplıca Aşı, Uzun Bakla Dürümü, Safranlı Pilav, Cevizli Ot Kavurması, Arpa Göcesi Çorbası, Peruhi yaptık. Anadolu mutfağının olmazsa olmaz zeytinyağlılarını pişirdik ve sunduk. Levant Mutfağından Tabbouleh, Tahini sosla Falafel sofralarda yer aldı. Fransız mutfağından Ratatouille ve İtalyan mutfağından Mantarlı Tagliatelle özellikle menüye alındı. Tagliatelle için mevsim uygun olmadığından Küre Dağlarından Prochini (Çörek Mantarı) toplayamadık ama bir ilk bahar mantarı olan ve börek mantarı olarak bilinen Cincile’yi kullandık. Bir Arap köylü yemeği olan Mujaddara ve Hint yemeği Masoor Dal çok sayıda baharatla tatlandırıldı ve güveçte pişirildi. Tüm malzemeler bir gün önce pazardan taze taze alındı. Yoğurdun süzülmesi, smetana ya da ricottanın yapılması, hububat ve bakliyatın önceden suya yatırılması dışında tüm öğünler yaklaşık 4 saat içinde hazırlandı ve pişirildi.

Vejetaryen mutfağının en zor tarafı kanımca yemekleri lezzetlendirmek, çeşnilendirmektir (flovour). Bunun için kesinlikle mutfakta her zaman kullanıma hazır sebze suyunuz bulunmalıdır. En basit tarifiyle sebze suyunu şöyle hazırlıyorum: Malzemesi 2-3 çorba kaşığı sıvı yağ (ben “Riviera” zeytinyağı kullanıyorum), 3 orta boy soğan, 2 dal kereviz yaprağı, 2 orta boy havuç, bir kaç diş sarımsak, 10 kadar tane karabiber, 2 defne yaprağı, 8 bardak (2 lt) su ve ayrıca isteğe bağlı 1 kaşık domates salçası ve 2 çorba kaşığı soya sosu. Tencerenin dibini örtecek kadar sıvı yağını ısıtın ve soğandan başlayarak sebzeleri hafifçe kavurun, karabiber, defne yaprakları ve suyu ekleyerek kaynatın. Pişirme süresi için kesin bir şey söyleyemiyorum. Sebzeler ne kadar küçük doğranmış ve süre ne kadar uzun tutulmuşsa o kadar zengin bir sebze suyu elde edeceksiniz. Ateşinizi ancak tencereyitıkırdatacak kadar kısın ve unutun. Paylaştığım reçetelerde hemen hemen tüm “su”yu sebze suyu olarak okuyunuz.

Her zaman süzme yoğurdunu kendimiz yapıyoruz. Akşamdan, bir kevgirin üzerine sereceğiniz temiz bir bezin üzerine bulabildiğiniz en iyi kaymaksız yoğurdu dökün, kevgiri süzülen suyu alacak hacimde bir küvetin üzerine oturtun ve serin bir yerde bırakın. Sabah yoğurdu bir kapaklı kaba alıp soğutucunuza yerleştirin.

İpek Darga ve öğrencileriyle birlikte dolu dolu beş gün geçirdik. Ümit ediyorum pişirdiğimiz ve sunduğumuz yemeklerle mutlu oldular. Yalnız benim mutsuz olmama (!) neden, inanamayacağınız kadar az yemeleri oldu. Günler geçtikçe porsiyonları azaltmamıza karşın her keresinde yarısı geri döndü.

Aşağıda sizlerle 9 reçetemizi paylaşıyorum. Görselleri de var. Reçeteler için Apple Numbers’da bulunan Recipe formatını kullanıyorum. Sol kolonda çalıştığım özgün reçetenin malzeme miktarını sağ kolonda ise 12 kişilik miktarı göreceksiniz. Eğer yogacılar için yapacaksanız -bilesiniz- yarısı yetecektir(!)

Afiyet olsun.

 

TabboulehMujaddaraMujaddaraMarul Yaprağında Akdeniz SalatasıMarul Yaprağında Akdeniz SalatasıYeşillik ÇorbasıYeşillik ÇorbasıKabak MüjveriKabak MüjveriEkşili PilavEkşili PilavArpa Göcesi ÇorbasıUzun BaklaOt Kavurma

Advertisements

Fatih’in İflihanlı (Eflani) ve Taraklı Borlulu (Safranbolu) Erleri

arch132

Gravür: Cristoforo Buondelmonti Konstantinopolis 1422

1453’de İstanbul fethedilmekle birlikte iskanı Fatih’i için hep büyük sorun olmuştu. Çeşitli kaynaklarda Fetih sırasında Konstantinopis’in nüfusu konusunda farklı rakamlar verilmektedir. Buna karşın, tarihçilerin üzerinde anlaştıkları nokta Fetihte Konstantinopolis nüfusunun çok az olduğudur. En iyimser tahmin bile 50.000’i geçmez ve bunun 15.000 kadarının Fetih sırasında Konstantinopolis’e sığınanlar olduğu düşünülmektedir. Fetihten sonra ise yaklaşık 30.000 Bizanslının esir alındığı, Anadolu ve Rumeli topraklarına götürüldükleri yazılır. Hani, en iyimser tahminle bile Fetih sonrası koca Konstantinopolis’te olsa olsa, 10 – 15.000 Bizanslı kalmıştır.

Fatih Sultan Mehmet’in dağılan kent sosyoekonomik örüntüsünü yeniden oluşturabilmek için öncelikle İstanbullu Rumların geri getirilmesi için çabaları ve bunun yanında Anadolu ve Rumeli’den ivedi 4’er bin kişinin İstanbul’a kazandırılması için yerel yöneticilere doğrudan emir verdiği bilinmektedir. Bu da yeterli olamamış, devamında zorunlu göç ve kazanılan yeni topraklardan edinilen esirlerin İstanbul’a sürülmesi zorunlu olmuştu.

Fetihten iki buçuk yıl sonra İstanbul’un demografik resmini çekmek amacıyla bir sayım yapılmıştır. Galata kendi rızasıyla teslim olduğu için müsadere edilmemiş, imtiyazlar sağlanmış (’Ahdname) fakat vergiye bağlanmıştır. Bu sayımın önemli bir parçası olan ve zorla alındığı için şer-i yasalara göre “Anwatan” olarak tanımlanan Konstantinopolis’in tamamı müsadere edilmiş, devlet hazinesine aktarılmıştı. Bu nedenle tüm gayrı menkuller “Mevkuf”tur. Gayrimenkullerin kişilere devri, vergilendirilmeleri ve kiralanmaları konusu Osmanlıyı uzun zaman meşgul edecektir.

Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal’ın fotokopisini kendisine verdiği yazımı Prof. Dr. Halil İnalcık çözümlemiş ve 2012 yılında İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basımı gerçekleştirilmiş bulunmaktadır.*

Bu günlerde Osmanlı Evi – Strüktür ve Form başlıklı çalışmam kapsamında Konstantinopolis – İstanbul evi ilişkisini inceliyorum. Bu cümleden olarak araştırmalarım sırasında, İnalcık’ın kitabında ilk İstanbullu hemşerilerimize rastlamak bana büyük heyecan verdi. Öncelikle 1455 sayım / yazımında geçen Taraklı-Borlulu (Safranbolu) Hamid Fakih isimli hemşerimizi rahmetle anıyorum. Kendisi 1.120 hane kaydı içinde görebildiğimiz tek Safranboluludur. Büyük olasılıkla Fethe katılmış ve bir evi sahiplenmiştir. Ancak sayım sırasında hala devlete ait gözüken evi izinsiz olarak bırakmış ve –büyük olasılıkla- memleketine geri dönmüştür. Sayın sırasında evde artık Filibe’den göçüp yerleşen Modahay’ın oturmakta olduğu tespit edilmiştir. Mesleği konusunda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

Buna karşın sayım / yazımda çok sayıda İflihanlı (Eflani) hemşerimiz bulunmaktadır. Bunlar Balat II Mahallesinde kayıtlı Seyid; Liko Spiros Mahallesinde kayıtlı Mesud, Zekeriyya, Hüseyin, Kılaguz (Kuloğuz?); Kir Martos Mahallesinde kayıtlı Sevindik; Sufyan Mahallesinde kayıtlı Musa; Top-Yıkığı Mahallesinde kayıtlı Karasaka, İlyas, Arslan, Ramazan, Ayvad (Ayvaz?), Muhammedi; İstraduthna Mahallesinde kayıtlı İshak ve Bab-ı Silivri Mahallesinde kayıtlı Yahya, Seyid, Seyid’in kız kardeşi Hacı, Elvan ve Sandal’dır (?). Sayımın yapıldığı sırada Kılaguz, Sevindik, Yahya dışında hepsi evlerini terk etmiş, İlyas ve Ayvaz ise hakkın rahmetine kavuşmuştu. Buna göre Fethe katılan ya da Fetihten hemen sonra İstanbul’a yerleşen 18 kişiden geriye yalnızca 3’ü kalabilmiştir. Yazımda rastladığımız 18 kişinin yalnızca birinin mesleği vardır; Sevindik “Kürekçi”dir. Sevindik, yakın zamanlara kadar bir Bab-ı Hümayun imtiyaz namesiyle Haliç’te Karaköy ile Eminönü arasında kayıkçılık yapan Eflanililerin piri olmalıdır. Yani, popüler tarih metinlerinde sık sık “Haliç’in denizi görmemiş kayıkçıları” diye takılınan Eflanililerin atası. Diğerlerinin  meslekleri konusunda bir bilgi bulunmamaktadır.

Nur içinde yatsınlar; mekanları cennet olsun.

__________________________________

* Halil İnalcık, The Survey of İstanbul 1455, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2012

 

SAFRANBOLU: Under the Impact of Tourism and the New City Dwellers*

İbrahim CANBULAT, M. Arch

77650042.JPG

Photo: Ironsmiths’ Market

 

Site Name: City of Safranbolu

Year of Inscription: 1994

Id N°: 614

Criteria of Inscription: (ii) (iv) (v)

  • By virtue of its key role in the caravan trade over many centuries, Safranbolu enjoyed great prosperity and as a result it set a standard for public and domestic architecture that exercised a great influence on urban development over a large area of the Ottoman Empire Criterion (ii).
  • Safranbolu has preserved its original form and buildings to a remarkable extent Criterion (iv).
  • …continuous efforts must be made to preserve the traditional townscape Criterion (v).

Paphlagonia

it is known that money was minted by Dadybra in the second-third centuries AD (Ramsey, 1890, 193; Oaks, et al., 2001, 4: 43-44). Based on Byzantine historians, Cramer (Cramer, 1832, 1: 238) writes that Dadybra was a patriarch settlement. In the official registers of Rome, it was regularly stated as one of the 6 cities of Paphlagonia starting as of AD 325 (Ramsay, 1890, 196-197). Most important of all, it has always had the attribute of being a strategic point due to the fact that it is at the junction of the secondary caravan roads connecting Central Anatolia to the Black Sea ports.

Climax in 18th Century

Safranbolu was a province of the Kastamonu Sanjak and in the 18th century, providing that the port duties of Inebolu are excluded from the evaluation, Safranbolu that had tax revenues even higher than Kastamonu became the largest economy of the Sanjak. Following The Celali Uprisings Safranbolu’s success in industry and trade should actually be attributed to a more liberal environment as for some time the Ottomans governed the economy through the local notables. We know that the most important element of the Safranbolu economy in the 18th century was the operation of the caravans. This brought Safranbolu material wealth as well as cultural wealth which was the result of intercultural relations. All these were the igniters of perfect city scape and impressive mansions and of course high level social life.

Decline

Beginning of 20th Century, Safranbolu lost all important economic activities:

  • New highways and railways (1934) diminished caravan operations.
  • Tanneries lost competition against modern processes mainly foreigners.
  • City dwellers of Safranbolu migrated to big cities.
  • Very first heavy industry (Iron & Steel) of the new Turkish Republic was made in the vicinity of Safranbolu (1937-9).

Conservation Efforts

  • After the European Architectural Heritage Year (1975) Safranbolu became a conservation domain for academic corps.
  • Municipal Consul ratified a conservation decree (1976) which was the first in Turkey.
  • Some land marks and mansions were restored.

Acquaintance with Tourism

  • TTOK (Turkish Auto Club) purchased and restored a mansion as first hotel in Safranbolu Historic Center (1991).
  • Conservation City Plan has been made (1991).
  • Local governor promoted bed and breakfast facilities, created a cooperative for the hoteliers and provided training (1993).
  • Safranbolu became UNESCO World Heritage (1994)

Deindustrialization

  • Iron and Steel Industry technically bankrupted and privatized (1995).
  • This caused a mass investment in tourism and related economic activities.

Document1.jpgChart: Population, Hotel Bed Capacity and Hotel Accommodation in Time

Effects on Physical and Social Structures

  • Mass tourism created heavy traffic impact on the originally pedestrian historic center.
  • Environmental Capacity is surpassed, especially in the weekends.
  • Over 90 historic mansions revitalized to high density mid-level hotels. Reconstruction and face-lifting boomed.
  • Majority of houses are emptied to be sold to hoteliers where by left dilapidation.
  • Historic shopping district turned to souvenir shops.
  • Social life was terribly effected in the historic district. Consumer prices are increased. Younger generation left historic city and moved to new settlements. Average age of the dwellers is getting higher.

*) This is the resume of the presentation at World Heritage Watch Symposium, İstanbul July 8-10, 2016.

Safranbolu – Kıran Köy’de Büyük Yangın

 

12.12.2006 280.jpg

 

1859 yılında Safranbolu – Kıran Köy’de büyük bir yangın olduğu ve Rum evlerinin önemli bir kısmının yandığı bilinmektedir. Ancak, Başbakanlık Devlet Arşivleri’nde bulunan 365/92, 376/19 ve 397/44 numaralı 3 adet belgeden yangının korkunç boyutu açık bir şekilde görülmektedir. Yangında Kıran Köy’de bulunan 450 adet haneden ancak 50 bab hane kurtulabilmiştir.
Devleti-i Ali yangından zarar görenlere zahire yardımı yapılması ve “serian” uygun yerlere yerleştirilmelerini, gerekli giderlerin milli hazineden sağlanacağı bildirilmektedir. Ayrıca, Kastamonu Sancağı’nın Dahiliye Nazırlığı’na yazdığı yazılardan yangının bu denli büyük hasara neden olmasının nedeni evlerin çatılarında kullanılan bedavralar olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekten de Kıran Köy büyük yangınından sonra çevrede çeşitli kiremitlikler kurulmuş ve Safranbolu evlerine kiremit döşenmiştir. İlginç olan bu süreçte “Depçan nam kimesne”nin dilekçesinin etkin olmasıdır. Müteveffa Debçan’ın şikayeti, kendi evine kiremit kaplasa bile diğer evlerin bedavralı olması nedeniyle yangın riskinin her zaman olacağı yönündedir. Yazışmalar sonucunda, halkın uygun fiyatlarla kiremit temini sağlanacak ve baharla birlikte Safranbolu’ya gereken kiremitçiler gönderilecektir.

Yine bu bağlamda 166/60 numaralı belgeden o dönemde Safranbolu’da tek bir yangın tulumbası bile olmadığı anlaşılmaktadır.

***

Belge 1
Kastamonu Valisi’ne

Zağferanbolu Kazâsı’na tâbi‘ Kıran karyesi derûnunda kâin Danagölü Suyu demekle marûf nehrin yemîn ve yesârında İslâm ve Hristiyan mahalleleri olup mevcûd olan hânelerin üzerleri kiremid yerine pedavra tahtası pûşîdeli olduğuna binâen bu kere Hristiyan mahallesinden zuhûr eden ateş pedavraların üzerlerine nüzûl ile sirâyet etmesinden nâşi dört yüz elli hâneden ibâret olan mahalleden ancak elli bâb hâne kurtulabilmiş ve bu kere inşâ olunmakda olan hânelerin üzerine ashâbı tarafından kemâ fi’s-sâbık pedavra döşenmek üzere bulunmuş idiği ve bunun mazarratı meydanda iken tekrar inşası câiz olamayıp maamâfîh kendisi hânesine kiremid pûşide edecek ise de etrafındaki hâneler pedavralı olduğu hâlde bir semere hâsıl olamayacağı beyânıyla bunun men‘iyle umûmen kiremid ferş etdirilmesi mezkûr hâneler ashâbından Depçan nam kimesne tarafından bâ-arzûhâl istidâ kılınmakdan nâşi keyfiyet Meclis-i Valâ’ya lede’l-havâle bu makûle mazarrat îrâs edecek şeylerin terki icâb-ı hâlden ve muhterik mahallerin sûret-i muntazamada inşâsı kâide-i meriyeden bulunduğuna binâen işbu yapılacak ebniyenin sirayet-i nâr mahzûrundan masûn olmak üzere her tarafda câri olduğu vechile kiremid örtdürülmesi için ahaliye tenbihât ve teşvîkât ifâsıyla beraber tevsî ve tesviye-i tarîk maddelerine vesâir teferruâtına riâyet olunması ve eğer oralara karîb mahalde kiremidhâne olmayıp da mahâll-i baîdeden masarıf-ı kesîre ile celb ve nakli lâzım gelerek ashâb-ı ebniyece müşkilât anlaşıldığı halde kiremidci celbiyle civâr ve münasib mahalde imâl etdirilmesi gibi veyahûd sâir dürlü velhâsıl nasıl tedbir ittihâzı muktezî ise harîkzedegân-ı ahali [için] lüzûmu olan kiremidin ehven bahâ ile satdırılması zımmında teshîlât ve muâvenet-i mukteziyenin tamâmen icrâ kılınması husûslarının savb-ı valâlarına bildirilmesi tezekkür kılınmış olmağla ol vechile icâbının icrâ ve inhâsına himmet buyrulması siyâkında şukka. 15 Safer 1276 (13 Eylül 1859)

A.MKT.UM. 365/92

***

Belge 2

Kastamonu Valisi’ne

Zağferanborlu Kazâsı’na tâbi Kıran Karyesinde vukû bulan harîkde Rum milletinin ebniyeleri muhterik olarak kendileri şuraya buraya dağılıp şâyân-ı âtıfet ve muâvenet bulundukları Rum Patrikhanesi tarafından bâ-takrîr istidâ ve bu bâbda olan Rûmiyyü’l-ibâre mahzar takdîm ve isrâ olunmaktan nâşi keyfiyet Meclis-i Valâ’ya lede’l-havâle vukû bulan harîkden dolayı karye-i muzkûre ahalisinin musâb ve mutazarır oldukları gösterilmiş ise de izâhât-ı kâfiye olmadığından Hrıstiyan mahallesi külliyen mi muhterik olmuşdur yoksa bir mikdar hâne mi yanmışdır, ashâbının birazı erbâb-ı iktidârdan veyâ mecmûu âciz ve fakir makûledenmidir? Buralarının zâhire ihrâcı ve Hazine-i Celile’nin ahvâl-i malûmesinin muvâzenesi ile ba’dehû iktizâsına bakılmak üzere bunlar hakkında ne vechile muâvenet olunmak lazım gelir buralarının serîan bit-tahkîk izâhen ba-mazbata iş’ârı ve sâye-i mekârimvâyei cenab-ı padişâhîde bunların vadî-i perişânîde kalması layık olmayacağından şimdiden kendilerinin münâsib yerlere yerleştirilmesi ve esbâb-ı âsâyiş ve istirâhatlerinin istihsâli her nasıl tedbire mütevakkıf ise bi’l-icrâ haklarında lâzım gelen muâvenet ve teshîlâtın tamamî-i ifâsı husûsunun savb-ı vâlâlarına bildirlmesi tezekkür olunmuş olmağla ber-minvâl-i muharrer iktizâsının icrâ ve inhâsına himmet buyurulması siyâkında şukka. 9 Rebiülâhir 1276 (5 Kasım 1859)

A.MKT.UM. 376/19

***

 

Belge 3
Kastamonu Mutasarrıfı’na

Zağferanbolu Kazâsı’na tabî Kıran karyesinde muhterik olan Hristiyan hânelerinden inşâ olunmakda olanlarının üzerine kiremid pûşîde etdirilmesi husûsuna dair gönderilen tahrîrâta cevâben Kastamonu Meclisi’nin tevârüd eden mazbatasında mevsim-i şitânın hulûlü münâsebetiyle kiremid imâli mümkün olamayacağından mevsim-i bahar hulûlünde kiremitci ustası celbiyle iktizâsının icrâ kılınacağı inhâ ve iş’âr ve kazâ-i mezkûr meclisinin bu bâbda olan mazbatası tesyâr olunmakdan nâşî keyfîyet Meclis-i Valâ’ya lede’l-havâle siyâk-ı iş’âr muvafık-ı hâl ve maslahatdan olduğundan ve evvel bahar dahî takarrüb eylediğinden mevsimi hulûlünde hemen kiremitci ustasının celbiyle beraber kiremidlerin imâl ve ferş ettirilmesi zımnında muâvenet ve teshîlât-ı mukteziyenin icrâ kılınması husûsunun savb-ı saâdetlerine te’kidi tezekkür olunmuş olmağla iktizâsının icrâsı hususuna himmet eylemeleri siyâkında şukka. 28 Receb 1276 (20 Şubat 1860)

A.MKT.UM. 397/44

***

Belge 4
Maliye Nazâret-i Celîlesine

Viranşehir sancağına tâbi’ Zağferanborlu’da vukû’ bulunan harîk keyfiyetine dâir Kastamonu Meclisi’nin vârid olan mazbatası manzûr-ı sâmileri buyrulmak üzere leffen gönderilmiş olup melfûf mahallî mazbatasına nazaran orada tulumba bulunmadığı anlaşılmış ve bu makûle büyücek kazalarda el’ân itfâiye bulunması lâzımeden görünmüş olduğundan ahvâl ve emsâline tatbîkan mahal-i mezkûra bir aded tulumba irsâl olunmak üzere iktizâsının icrâ ve ifâdesi mütevakkıf-ı himem-i behiyyeleridir.
1276 Safer 28 (26 Eylül 1859)

A.MKT.MHM. 166/60

 

Not: Bu belgeleri sağlayan Katar Müzeleri, Sergiler Koordinatörü Sayın Selmin Kangal’a teşekkür ederim.

 

Safranbolu’nun 1911 Kış-Kıyameti

DSC05050.jpg

Başbakanlık Devlet Arşivleri’nde DH.MTV. 52-1/13 numara ile kayıtlı 7 adet belgeden* 1911 yılında çok şiddetli bir kış yaşandığını ve bazı binaların yıkıldığı, binaların çatılarında biriken karların sokaklara kürenmesi nedeniyle sokakların kapanarak ulaşımın kesildiği, bu nedenle halkın ihtiyaçlarını ve kömürü temin edemediğini anlıyoruz. Belediyenin mali kaynakları da sokakların açılması için yeterli değildir. Evlerinde yiyecek ve yakacak kalmamış bulunan halkın acilen devletin yardımına ihtiyacı vardır. İhtiyaçların sağlanabilmesi için, Ziraat ve Ticaret Odası’a dayanarak “şimdilik” 20 000 kuruş gerekmektedir. Durum daha önce olumsuz yanıt aldığı anlaşılan Vali Nafiz tarafından bir kez daha Dahiliye Nazırlığı’na arzedilmektedir. Ne yazıktır ki Nazırlık, Devlet’in bunu sağlamasının mümkün olmadığını -bir kez daha- bildirmektedir**.

Vali 4 gün sonra bu kez Dahiliye Nazırlığı, Haberleşme Dairesi üzerinden Maliye Nazırlığı’nda aynı gerekçelerle yardım için şansını denemiştir. Kastamonu Valiliği’nin şifreli telgrafıyla Kastamonu Vilayeti’nde açlıktan ölme derecesindeki halk için kullanılamak üzere zaten 30 000 kuruş gerektiği belirtilmektedir.

Sonunda Maliye Nazırı adına Müsteşar, 7 Şubat 1911 günü 20 000 kuruşun havale edileceğini bildirir. Dahiliye Nazırlığı ise gönderdiği telgrafla Kastamonu Valisi Nafiz’in “meblağ-ı mezkûrun seriân tevzîiyle muhtâcînin tehvîn-i ihtiyâcâtına himmet buyrulması”nı emreder.

Sorun çözülmüştür.
Belge 1

TELGRAF

Dahiliye Nazâret-i Celîlesine
Deminki telgarafla arz olunduğu üzere vilâyet dâhilinde şiddetle nüzûl eden kardan Safranbolu’da birkaç emâkin münhedim olduğu gibi binalar üzerinde terâküm edip sahipleri tarafından atılan karlar da sokakları doldurmuş ve bu yüzden mürûr u ubûr munkatı’ olup ahâli-i mahalliyenin havâyic-i zarûriyelerinden olan hatab ve kömürün çâre-i nakli büsbütün mefkûd bir hale gelmiş olduğuna ve sokakların tathîri uğrunda ihtiyâr edilecek masârıfa mahalli belediyesinin vâridâtı dahi gayr-ı müsâid olup binâenaleyh hânelerinde yiyecek yakacak kalmamış olanlar peyderpey hükûmetin muâvenetine arz-ı ihtiyaç etmekte bulunduklarına mebnî gerek bunların tehvîn-i ihtiyaçlarına gerek bunların gerek sokakların tathîrâtına sarf edilmek üzere hazîne-i celîleden şimdilik yirmi bin kuruşun sarfına şiddetle lüzum görüldüğü Kaymakamlığıyla Zirâat ve Ticaret Odası Riyâseti’nden alınan telgrafnamelerde ehemmiyetle bildirilmiş olmağın meblağ-ı mezbûrun sarfına me’zûniyet-i âcile itâ buyrulması marûzdur.
13 Kanunı Sâni sene [1]326 (26 Ocak 1911)
Vali Nazif
(Cevâb: Kâbil değildir)

***

Belge 2

DAHİLİYE NEZÂRETİ MUHÂBERAT-I UMÛMİYE DAİRESİ

Kastamonu Vilâyeti’ne telgraf
C[evâb-ı] 13 Kanunı Sâni sene [1]326 (26 Ocak 1911). Safranbolu muhtâcînine hükûmetce muâvenet ifâsı kâbil değildir.

***

Belge 3

DAHİLİYE NEZÂRETİ MUHÂBERAT-I UMÛMİYE DAİRESİ

Huzûr-ı âli-i Hazret-i Sadâretpenâhiye
Vilâyet dahîlinde şiddetle nuzûl eden kardan Safranbolu’da birkaç emâkin münhedim olduğu gibi binalar üzerinde terâküm edip sahipleri tarafından atılan karlar da sokaklar doldurulmuş ve bu yüzden mürûr u ubûr münkatı’ olup ahâli-i mahalliyenin havâyic-i zarûriyelerinden olan hatab ve kömürün çâre-i nakli büsbütün mefkûd bir hâle gelmiş olduğuna ve sokakların tathîri uğrunda ihtiyâr edilecek masârıfa mahalli belediyesinin varidâtı dahi gayr-ı müsâid olup binâenaleyh hânelerinde yiyecekyakacak kalmamış olanlar peyderpey hükümetin muâvenetine arz-ı ihtiyaç etmekde bulunduklarına mebni gerek bunların tehvîn ihtiyaçlarına gerek sokakların tathîrâtına sarf edilmek üzere hazîne-i celîleden şimdilik yirmi bin kuruşun tesviyesi husûsunun Maliye Nezâret-i Celîlesine emir ve tebliği menûtı re’y-i sâmî-i fahîmâneleridir. Ol bâbda.
17 Kanun-ı Sâni 1326 (30 Ocak 1911)

***

Belge 4

BAB-I ÂLİ
DAHİLİYE NEZARETİ
Muhâberât-ı Umumiye Dâiresi

Kastamonu Vilâyeti’nden alınan şifre
Şitânın şiddet-i fevkalâdesi ve vesâit belediyenin mahdûdiyeti sebebiyle soğukdan ve açlıkdan ölenlere muâvenet ifâsı kabil olamıyor. Hükûmetce otuz bin kuruşun Kastamonu fukarâsına tahsîsi ve îsâl olunmasına lüzûm-ı mübrem ve acile vardır. Ol bâbda.

Fi 22 Kanunı Sâni [1]326 (4 Şubat 1911)
Vali Süleyman Nazif

***

Belge 5

DAHİLİYE NEZÂRETİ MUHÂBERAT-I UMÛMİYE DAİRESİ

Huzûr-ı âli-i Hazret-i Sadâretpenâhiye (gayet müstacel)
Şitânın şiddeti fevkalâdesi ve vesâit-i belediyenin mahdûdiyeti sebebiyle soğukdan ve açlıkdan ölmek derecesine gelen fukarâ-yı ahâliye muâvenet ifâsı için hükümetce otuz bin kuruşun âcilen itâsı vücûbu Kastamonu Vilayeti’nden bâtelgraf işâr edildiğinden meblağ-ı matlûbun sürat-i mümkine ile tahsis ve itâsının Maliye Nezâreti Celîlesine emir ve tebliği menût-ı müsâade-i sâmiye-i fahîmâneleridir. Ol bâbda.
23 Kanun-ı Sâni 1326 (5 Şubat 1911)

***

Belge 6

MALİYE NEZARETİ
Muhâsebe-i Mâliye Müdiriyeti
Umumi: 5821
Hususi: 123

Huzûr-ı sâmi-i sadâretpenâhi’ye
Mâruz-ı çâker-i kemineleridir,
Zaferanbolu’da şiddet-i şitâdan dolayı yiyecek ve mahrûkat tedârikinden âciz kalan ahâlinin tahvîn-i ihtiyaçları ile gayr-ı kâbil-i murûr bir hâle gelmiş sokakların tathîrâtına sarf edilmek üzere Kastamonu Vilayeti’nce kemâl-i ehemmiyetle taleb olunan yirmi bin Kuruşun masârıf-ı gayrı melhûza tertîbinden tesviyesi lüzûmuna dâir Dahiliye Nezâret-i Celîlesi’nden takdim kılınan tezkirenin leffen irsâl kılındığı beyân-ı âlisiyle mündericâtına nazaran iktizâsının ifâ ve inbâsı melfûfunun iâdesi resîde-i dest-i tanzîm olan 18 Kanun-ı Sâni [1]326 (31 Ocak 1911) tarihli tezkire-i sâmiye sadaretpenâhilerinde emr u iş’âr buyrulmuş olmasına mebni meblağ-ı mezbûr hakkında tanzîm olunan 2298/49 numaralı havâlenâmenin vilâyet-i mezkûre defterdârlığına irsâl ve keyfiyet telgrafla da tebliğ edilmiş ve leffen irsâl kılındığı beyân buyrulan tezkire zuhûr etmemiş idiğinden arz ve beyânına ibtidâr kılındı. Ol bâbda emr u fermân hazret-i veliyyü’l- emrindir.
Fi 7 Safer sene [1]329 fi 25 Kanun-ı Sâni sene [1]326 (7 Şubat 1911)
Maliye Nâzırı nâmına müsteşar

***

Belge 7

DAHİLİYE NEZÂRETİ MUHÂBERAT-I UMÛMİYE DÂİRESİ

Kastamonu Vilâyeti’ne Telgraf
Safranbolu’da şiddet-i şitâdan dolayı erzak ve mahrûkat tedârikinden âciz kalan ahâlinin tehvîn-i ihtiyâçlarına ve kardan kapanmış olan sokakların tathîrine sarf edilmek üzere taleb olunan yirmi bin kuruşun havâlenamesi bi’t-tanzîm defterdarlığa isrâ ve telgrafla da malûmât itâ olunduğu Maliye Nezâreti’nden bildirilmekle meblağ-ı mezkûrun seriân tevzîiyle muhtâcînin tehvîn-i ihtiyâcâtına himmet buyrulması.
29 Kanun-ı Sâni 1326 (11 Şubat 1911)

Av. Mehmet Basmacı, Derin Kar olarak adlandırılan bu afetle ilgili olarak bir de destan bulunduğunu bildirdi ve paylaştı; teşekkürlerimle:

 

KAR DESTANI

Kar ile doldu cihan
El aman ve’l-aman
Fukarâ hali yaman
El-mede ya Rabb emân
Bütün yollar kapandı
Geçilmez oldu heman
Yıkıldı hayli evler
Ne dam kaldı ne tavan
İki metre kar oldu
Kasabamıza yağan
Köylerden haber yoktur
Telef olmuş mudur can
Şüphesiz yıkılmıştır
Yüzlerce han ile man
Katık bulmakta müşkil
Yenir ekmekler yavan
Bulak Bostanbükü hep
Mücâvir köylü ihvân
Şehre gelinmez hâlâ
Dayanır mı buna can
Hükümet tatil oldu
Ham de mekteb-i sıbyan
Açılmıyor dükânlar
Bahalı acı soğan
Tiryakiler pür teleş
Bulunmaz oldu duhân
Yeni Hamamı kapattı
Odunsuzluktan Osman
Eski Hamam sağ ammâ
Yıkıldı gitti külhân
Gümüş Hamamı salim
Kazandı Yorganciyan
Kasabadan Bağlara
Gidilmedi bir zaman
Dört beş gün sonra ancak
Gidilebildi yayan
Şu onbeş gün içinde
Henüz gitmiyor hayvan
Odun sırtta taşınır
Dahi ot ile saman
Bir ev kürümek için
Yüz kuruş oldu elan
Hayvan kaldı ahırda
Çıkamaz taşra bir an
Çâr-pâ suya çıkamaz
Çekemez anı inân
Çok davar kırılmıştır
Boş kalır hayli çoban
Posta gidip gelemez
Sürücüdür peşiman
Telgraf kısmen bozuk
Düzemiyor çavuşân
Öd ağacı gibi odunu
Tartıyor kantar mizân
Bir okka kuru odun
Yedi paradır inan
Yaşına narh beş para
Dayansın buna insan
Bi’n-nisbe tahıl ucuz
Bulunur dakik u nân
Tuzu bazı muhtekir
Üçe satmıştır nihân
Lahm-ı çamuşu dörde
Aldılar bi-imtinân
Koyun eti tadamaz
Ortaca halli dehân
Bir kıyye yağ yirmiye
Aldırdı bana âvân
Soğuk zararsız lâkin
Kar eyliyor perişan
Santigrat der ki
Gösterdi anı ayân
Kasaba sıkılırsa
Köylü etmez mi figân
Bağlarda bir çok evler
Yıkıldı oldu virân
Hatta şehirde bile
Çöktü beş aldı mekân
Gümüş Tekyesi göçtü
Çoştu misl-i devrişân
Yüz yaşında adamlar
Görmemiş böyle tufân
Pencereyi yol etti
Kapıları kapanan
Bu kıştan gördü ziyan
Müslüman Hıristiyan
Hele eytâm u erâmil
Fukarâ ve hastagân
Hüdâ imdâd eylesin
Açlık oldu nümâyan
Himmet etdi ehâli
Yüzlerce ehl-i iman
Mevta kalırdı evde
Güç açtılar kabristan
Bin üçyüz yirmi altı
Kânûn-ı sâni bu an
İkisinden başladı
Yirmisidir pek yaman
Yâ Rab halâs et bizi
Ya Rahim ü yâ Rahman
Ecrini ihsân eyle
Lütfun durur firâvân
(Yağdı kar) tarih-i tâm
Yazdı (Ziyâ) destân

1326.

___________________________________

Notlar:

*) Adı geçen 7 belgeyi sağlayan Katar Müzeleri Sergiler Koordinatörü Sn. Selmin Kangal’a teşekkür ederim.

**) Osmanlı, İtalyanlarla Trablusgarb’da savaşmaktadır.

 

 

Kültür Tarihi Yazımı ve Fasulyenin Nimeti

İbrahim Canbulat, Y. Mimar

Uzun Bakla (Bean Stew with Butter Sauce)

Uzun Bakla (Bean Stew with Butter Sauce)

Bugünlerde yoğun bir şekilde Safranbolu Şehir Mutfağı üzerinde İran yemek kültürünün etkilerini araştırıyorum. Bu cümleden olarak Türk kültür tarihini de ayrıntılı bir şekilde çalışmam gerekti. Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in Türk Kültür Tarihine Giriş kitabının 2. (Türklerde Ziraat Kültürü) ve 5. ( Türklerde Yemek Kültürü) ciltlerini (1 okuyorum. Bu yazı genel bir değerlendirme yazısı olmamakla birlikte, öncelikle kitabın fazlasıyla “Türkçü” bir yaklaşımla yazıldığı şeklindeki algımı paylaşmak isterim.
En çok takıldığım konu ise “Fasulya, yani (Phaseolus vulgaris) Türkler tarafından eskiden beri biliniyordu. Türkler fasulya, bezelye, bakla gibi bitkilerin hepsine birden, burçak veya börülce derlerdi.” cümleleri (2 oldu. Evet, bakla (Vicia faba) ve bezelye (Pisum sativum) eski dünya bitkileriydi ama fasulye (Phaseolus vulgaris) yeni dünya kaynaklı bir bitkiydi. Eski dünya, bu bitkiyi en erken Colomb’un keşifleri sonrası tanımış olabilirdi. Ögel, bölümün devamında Türklerin baklagillerin hepsine birden önce burçak daha sonra börülce dediklerini, “fasulya” sözcüğünün ise Türkçeye çok sonraları girdiğini belirtmektedir. Ve bölümü “Anadolu’daki Türk kültürünün bu incelik ve derinliğini, diğer Türk kültür çevrelerinde görebilmek, çok zordur” cümlesiyle sonlandırmaktadır.
Benim amacım bu yazıyla zaten apaçık ortada olan bir yanlışlığı bir kez daha yanlışlamak değil, alışılagelmiş akademik araştırma ve tarih yazımı konusundaki zaafiyeti gözler önüne sermektir. Gerçekte Ögel, Çin kaynaklarını okuyarak Türk kültür tarihine önemli katkılar sağlamış olmakla birlikte yalnızca ulaşabildiği belge niteliğindeki yazılı kaynakları interdisipliner bakış açısı getirmeksizin derlemesi nedeniyle de böyle önemli bir hataya neden olmuştur. Anlaşılan o ki 20. yüzyıldan gerilere bakıp, bir bakliyat grubu adı olan burçak’a fasulyeyi de katarak geçmişe doğru zamanda bir yolculuğa çıkarılmıştı.

Aynı bağlamda Tezcan, (2000, s. 27) (3 daha da öte “Örneğin Hititler fasulyeyi biliyordu” demekle birlikte, Eyüboğlu’na (1981, s. 127) dayanarak “…bugün Anadolu’da kullanılan yiyecekleri adlarının Asya Türkçe’sinde bulunmadığı”nı da   belirtilmektedir. (4 Çelişkiyi o da görememiştir.

Belge, (2008, s. 36) konuya açıklık getirmiştir. (5 Belge, “Bugün belki en popüler baklagil olan fasulya (gene fava’dan türeyen phaseolus) öteki cinslere oranla daha geç yetişmiş ve ulusal mönülerdeki sağlam yerini sonradan almıştır. Bu gecikmenin nedeni, şimdi yediğimiz cinslerinin anayurdunun Amerika olmasıdır.” demektedir.

Aynı bağlamdan olarak günümüz araştırmacılarının Türk mutfak kültürü tarihi üzerine yayınlarının izini sürmeye başladığımda yanlışlığın -hemen hiç sorgulanmadan- bugüne kadar yinelenmekte olduğunu gördüm. Kızıldemir vd. (2014, s. 193), (6 değerli dostum Deniz Gürsoy (2005)’a (7 dayanarak “Türklerin ‘burçak’ diye adlandırdığı ve batıya göç ettikleri vakit börülce olarak ismini alan baklagiller arasında bakla, fasulye, bezelye, mercimek ve nohut bulunmaktadır” (8 demektedir. Kaynak olarak verdiği ve üç denemeden oluşan bölümün içinde bu alıntıyı bulamadım. Alıntı büyük olasılıkla (Gürsoy 2004)’den olmalıydı.(9 (Gürsoy, 2004, s. 74)de “Türkler Orta Asya’dayken” başlıklı bölümde şöyle denmektedir: “Baklagiller de ayrı bir grup olarak karşımıza çıkar. Türkler bakla, bezelye gibi bitkilerin hepsine ‘burçak’ diyorlardı. Hayli eski dönemlerden beri bilinen bu bitkiler Çin’e de Orta Asya’dan geçmiştir. Çinliler bunlara ‘hu-tou’ (Batılı barbarların fasulyesi) adını vermişlerdi. Türkler batıya göçtüklerinde adlar da değişmiş, önce Arapça lubya, sonra Türkçe ‘börülce’ denmiştir.” Bu alıntıda hiç bir şekilde bugün “fasulye” olarak adlandırdığımız baklagil ile ilgili bir gönderme bulunmamaktadır.

Mariana Yerasimos, (2007, s. 179) (10 “…daha geç dönemde Güney Amerika’dan gelen yeşil biber, fasulye ve domatesi Türkler çok çabuk benimsemediler” demektedir. Gerçekten de aynı kitapta Osmanlı mutfağına Mehmet Kamil ve Turabi Efendi’den alınan yeşil fasulye müjveri ve Nedim bin Tosun’dan alınan “zeytinyağlı kuru fasulye” ancak 19. yüzyıla tarihlendirilmektedir. (Yerasimos, M. 2007, s. 187).

Safranbolu’da taze fasulyenin adı “Uzun Bakla”dır. Bu halkın tanımadığı bir sebzeyi, eskiden beri bildiği baklaya benzeterek isimlendirdiğini göstermektedir. Osmanlı mutfağında ancak 19. yüzyılda kayıtlara giren fasulyenin Safranbolu’ya 19., bilemediniz erken, erken 18. yüzyılda girebilmiş olduğunu düşünüyorum. Ancak, sonradan tanıdığı ve tören sofralarına dahi eklediği bamyada olduğu gibi (11 fasulyeyi de önemsemiş olduğuna inanıyorum. “Fasulye gibi nimetten” sözü boşuna söylenmiş olamaz. Safranbolu mutfağında uzun baklanın önemli bir yeri vardır. Anlatanların gözleri aydınlanır. Hiç bir malzeme eklenmeksizin yalnızca haşlanır, tereyağı sos gezdirilir ve kuru soğanla yenir. Doğaldır ki bölgenin yemeklik yağı, tereyağıdır. Bu yalın pişirme yönteminden dolayı ben, fasulyenin bölgeye bir yemek olarak değil önce bir malzeme olarak ulaştığını düşünüyorum.

Bu pişirme şekliyle ben uzun baklayı kuşkonmaza benzetirim. Hatta Hollandez sosla denedim, çok lezzetli oldu. Köylerde yufka ekmeğiyle dürüm yaparlar. Adı “Çullu Bakla” olur. İnanılmaz bir lezzettir.

Aşağıda reçetesini paylaşıyorum.

Afiyet olsun.

Notlar:

1.) Ögel, B. (1985) Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara.

2.) Ögel 1985 c. 2 s. 261.

3.) Tezcan, M. (2000) Türk Yemek Antolojisi Yazıları, TC Kültür Bakanlığı, Ankara.

4.) Eyüboğlu, İ. Z. (1981) Anadolu Uygarlığı, Der Yayınları, İstanbul.

5.) Belge, M. (2008) Tarih Boyunca Yemek Kültürü, İletişim, İstanbul.

6.) Kızıldemir, Ö. vd. (2014) “Türk Mutfak Kültürünün Tarihsel Gelişiminde Yaşanan Değişimler” AİBÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2014, c. 14, s. 3.

7.) Gürsoy, D. (2005) “Denemeler” Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar, c. 12, der. K. Toygar ve N. B. Toygar, THKATV, Ankara, ss. 383-390.

8.) Tırnak içindeki, kaynaktan olduğu gibi alıntılandı.

9.) Gürsoy, D (2004) Tarihin Süzgecinde Mutfak Kültürümüz, Oğlak, İstanbul.

10.) Yerasimos, M. (2007) 500 Yıllık Osmanlı Mutfağı, Boyut, İstanbul.

11.) Başka bir yazı konusu olacak.

Çullu Bakla (4 Kişilik)

Malzemeler:

Ingredient Amount
Safranbolu Taze Şeker Fasulyesi

500

g
Su

1

L
Tuz

1/2

tbsp
Tereyağı

2

tbsp
Kuru Soğan

1

—-
Yufka Ekmeği

4

—-

Yapılışı:

1.) Bir tencerede suyu kaynatın ve tuzu ekleyin.
2.) Fasulyelerin gövdeye bağlantığı uçlarındaki sert bölgeyi ayıklayın. Diğer ucu ayıklamanıza gerek yok. Ayrıca dilimlemeyiniz.
3.) Fasulyeleri 5-7 dakika kaynatın, bir süzgeçte süzün ve soğuk suyla şoklayın ki rengini ve dokusunu koruyabilesiniz. Ben buharda pişirmeyi tercih ediyorum.
4.) Soğanı ayıklayınız ve hilal doğrayınız.
5.) Bir tavada tereyağını fazla yakmadan eritiniz.
6.) Yufkaları teker teker bir tezğah üzerine açınız, fasulyeleri deste olarak ortalarına yerleştiriniz. Üzerine tereyağı sosounu gezdirip, soğanları seriniz.
7.) Tuzunu -isterseniz karabiberini- ayarlayıp dürüm yapınız.

Paphlagonian Culinary Culture

by İbrahim Canbulat, M. Arch

İncir Uyutması

İncir Uyutması (Fig Desert)

The 3rd leg of the Traditional Foods Festival promoted by the UNESCO Turkey National Commission was held in Safranbolu in 2008 and I served as a member of the steering committee during the preparation works that started in November 2007 and lasted until March of 2008. I was the moderator of the first three of a series of “Keşkek Festivals” (a dish of lamb or chicken and coarsely ground wheat) (the Bulak Keşkek Festival, Yenice Aşı and Eflâni Bandırma Festival) organized with the aim of scanning the culinary culture of Karabük that has recently become a province and support the activities of the NGOs. I conducted numerous oral history interviews to determine the contents and form of the cuisine presentation of Karabük, the host of the festival. Karabük Sofrası dinner we designed at the end of this approximately 7-month long research work was offered to our guests. I also worked on determining the 5 Paphlagonian cities, participants of the Festival, and their menus. In addition to Karabük, the cities in question were Bartın, Kastamonu, Çankırı and Bolu. Both the menu preparation and the presentation process made it clear that the region had a specific cuisine. I gained important information regarding the culinary culture of the region as a result of field surveys, trips and literature search that followed and for some time now I have been preparing and offering our guests Paphlagonian dishes.
Finding written sources regarding the local history becomes a major problem as one gets further away from the capital. This shortage is experienced in all research regarding local history regardless of the discipline involved. The same problem is true for research regarding culinary culture. In this study, culinary culture itself has been regarded as a document and some inferences regarding the life of the different social strata and uses of space in the past have been made. Therefore, being speculative from time to time was inevitable. With your contributions we may be able to confirm or negate some of the arguments I will put forth, and attain more accurate results. Therefore, please accept my methodology with tolerance.
I must point out that although essentially local culinary culture has a very strong backbone, it has a very dynamic structure that is open to change and influence. Culinary culture that is an inseparable part of social life contains important divergences between different ethnic communities and strata. Local food by its very nature makes use of local products. And again by its very nature local products are the result of the geographical properties of region. However, looking into the time dimension shows that culinary culture reflects the history of the community but at the same time it contains very important indicators that have undergone a very slow change over time. We must also add to this the spirit of the relevant period. The saying “Tell me what you eat, I will tell you who you are” is a very good example for this. Therefore, we must dwell shortly on the geographical and historical characteristics of Paphlagonia.

Soğan

Soğan Salması (Onion Stew)

Paphlagonia

To a large extent, Paphlagonia coincided with the West Black Sea Region that is a sub-division of what is now the Black Sea Region. The Filyos River separated Paphlagonia from Bithynia at its west and the Kızılırmak (Halys) River from Pontus at its east. According to present day administrative division – listed clockwise- Paphlagonia contained the provinces of Zonguldak (east), Bartın, Kastamonu, Sinop, Çorum (west), Çankırı, Karabük and Bolu. The most important features of the region are the mountain ranges (lower compared to those of the East Black Sea Region) running parallel to the shore and the valleys and high plateaus among these mountains. To some extent, these mountain ranges protect the area both from the cold north winds and the continental climate of Central Anatolia. The high plateaus offer serious advantages for agriculture and animal husbandry. Again for the same reason, the region contains the most important forests of Anatolia. Paphlagonia should be described as a territorial enclave. The most important reason for this is the fact that this region has a very narrow coastal strip except for a very few exceptions. As we will see later when analyzing the history of Paphlagonia, although the interior areas were inhabited in prehistorical times, the shore areas started to be used only after Milet became a commercial colony. Paphlagonia’s connection with the sea was provided with Bartın (river port) and Amasra on the west and the İnebolu and Sinop ports on the east. The interior areas were enlivened with the abundant waters of the rivers at the bottom of the valleys and extending parallel to the sea. The valleys not only offered opportunities for agriculture and animal husbandry but also a geomorphological opportunity for the caravan roads that extended east west and attained the ports of Istanbul, Sinop and Samsun.

Çingen Baklavası

Çingen Baklavası (Gipsy Baklava)

From the country of the Kaskians to the Kastamonu Sancak
Hittite and Hellenistic sources cite that the oldest known tribe of the region is the Kaskian tribe that speaks one of the oldest languages of Anatolia known to belong to the Indo-European language group. Hellenistic sources dating of the 1st millennium BC mention the Paphlagonians. The region later falls into the influence area of the Hittites. The Iliad known to have been compiled in the 9th-8th centuries BC mentions the Paphlagonians as one of the Anatolian tribes that come to the rescue of their countrymen during the Trojan War.

The Paphlagonians Pylaemenes rules,
Where rich Henetia breeds her savage mules,
Where Erythinus’ rising cliffs are seen,
Thy groves of box, Cytorus! ever green,
And where Ægialus and Cromna lie,
And lofty Sesamus invades the sky,
And where Parthenius, roll’d through banks of flowers, Reflects her bordering palaces and bowers.

As the area was separated from the main roads of Central Anatolia by high mountain ranges, it was always behind in developing civilization and therefore, as a natural outcome, it never underwent destruction. Following the Hittite period the area came under the sovereignty of the Phrygians, Lydians and Persians. In the 7th century BC, taking advantage of the laxity of the Persians, the Ionians established Sesame – today known as Amasra – and Ionopolis (İnebolu) and Hellenized Sinop. However, as a result of reasons pointed out above, the Hellenistic culture of the shore area and the Kalkian culture and their following cultures never interacted. As a result of the laxity of the Persian sovereignty during the period of Alexander and the following period of the Macedonian Kingdom, the region was ruled by local princes. Later it came under the sovereignty of the Pontus. In the 5th century AD, during the Roman period, Paphlagonia was used as the official name of the province. The people of Paphlagonia that was an important animal husbandry of Rome raised mules as well as all kinds of animals for meat, milk and saddle. We know from sources that these animals reached the ports of Izmit and Gemlik through Kastamonu and Gerede and were sent to all the overseas provinces of Rome from these ports.
There were 9 cities in Paphlagionia whose capital was Gangra (Çankırı). They were Gangra, Tion (Hisarönü), Krateia (Gerede), Hadrianapolis (near Eskipazar), Sora (near Karabük), Ionopolis (İnebolu), Dadibra (Safranbolu), and Amastris (Amasra). Various sources point out particularly that the region that came under the Eastern Roman Empire followed by the Byzantine Empire never Hellenized. So much so that they always used the grammatical structure of Anatolian languages although they used Greek words. The books of travels of foreign scientists travelling through the area in the 19th century indicate that there was an important monastery system in the area administered by patriarchs during the Byzantine period. The monasteries that were an element of agricultural production had an important function in the economy of the region.
Turks began to be effective in the region in the 11th century after they occupied Sinop. The actual settlement of the Seljuqs in the region came about in the 12th century with their getting hold of an important section of the region with Sinop (Sinope), Kastamonu (Castamon), Safranbolu (Dadybra) forming the boundaries. Following the Anatolian Seljuqs, the region was ruled by the Principality of Çobanoğulları (1292-1461). During the Ottoman period it became the Kastamonu Sanjak.

Nışasta Helvası with Saffron

Safranlı Nışasta Helvası (Starch Halwa with Saffron)

Paphlagonian Cuisine
Turkish cuisine is generally classified as the palace cuisine, local cuisines and ethnic cuisines generally more over Istanbul. Palace cuisine is defined as the Ottoman palace cuisine. One encounters different sub-strata when doing local cuisine research in Anatolia. With regard to culinary culture I have to dwell shortly on a triad social structure that showed almost no change until the 20th century. I classify them as:

. Turks
.Urban dwellers

.Turcomans

. Aborigines

Based on this classification, when appropriate, I will also interpret Turkish cuisine under the two sub-headings I have indicated above. What is meant by local population should be read as the local social synthesis of the 12th century when the Turks took control of the region. Sometimes, I also refer to them as the Rûm or Rûm-Orthodox but this definition is mostly superposed with the Byzantine period and leads to misunderstandings. As I have already indicated above, this set-up consists of a local population that lived through the almost 4-thousand-year long history of Anatolia but never Hellenized. With time, some of these people became Muslims and the rest underwent population exchange beginning in the 1920s. As with Turks, the situation was more complex. In fact, we know that the Seljuqs had a war and urban administration mechanism that was shaped by Farsi culture. The Seljuqs and Anatolian Principalities that opened the door to Anatolia with the Battle of Manzikert in 1071 and Turkified almost all of Anatolia in the following 200 years were in fact an administrative class and with the exception of 3-5 settlements in Anatolia they did not interfere with the local population. In contrast, the nomadic Turkomans who flocked to Anatolia at the same time with the Seljuqs and settled in the meadows in groups created problems for the Seljuqs and later, the Ottomans brought by major administrative solutions in order to enable them to gain a settled social structure.
Under these geographical characteristics and historical view, I read the Paphlagonian cuisine as a synthesis created by different cultural groups.

Arpa Göcesi Çorbası (Barley Malt Soup)

Arpa Göcesi Çorbası (Barley Malt Soup)

Local Ingredients
Wheat, barley and corn is grown in the region. At this point, I must specify that corn came to the region only in the 18th century and was planted only on slopes where wheat could not be grown. The region also contains the most important rice growing areas of Turkey. Tosya and Osmancık – and once upon a time Kızılcaören and Safranbolu – are important rice producing centers. Kaplıca is a grain known as one of the oldest relatives of wheat and referred to as “sys: siyes” in Hittite sources and triticum monucocum or einkorn in Latin. Recently it has been included in “presidia” by Slow Food. All bulgur obtained from kaplıca grown in a narrow area in the region (Kastamonu, Seydiler, Devrekani, Ihsangazi) as a result of a grueling process is used within the region. It is actually not suitable for making yeast bread as it contains no gluten. Therefore, before wheat (triticum aestivum) was cultivated as a crop plant kaplıca was inevitably made into a batter and fermented and consumed in the form of porridge. This grain was cooked in the form of porridge in Byzantium.
I already mentioned above that Paphlagonia was the animal husbandry center of Rome. Although with time animal husbandry is turning from small (sheep, goats) to large (cow,buffalo) animals, the meat need of the region was supplied from sheep, goats and particularly emasculated goats. Moreover, the river bed of the Bartın Çayı is perfect for buffalo breeding. We know that the forests of the region are rich in terms of game. Eflani, a district of Karabük, is an important center of poultry. It is famous for its free ranging chicken, turkeys and geese. I must point out that turkey was introduced to the region in the 18th century and goose was brought by Caucasian immigrants in the 19th century. In addition, the Black Sea coastal region is naturally highly developed with regard to fishing.
The region also has very favorable properties for vegetable, fruit, herbs and mushroom growing. Nevin Halıcı remarks that the Black Sea region has a richer herb culture than the Aegean. Beans and tomatoes entered the region’s cuisine in the 18th century and should be regarded differently. The traditional way of cooking beans is almost like asparagus. The fact that it is only steamed and consumed with a butter sauce must be an indication that it is considered very important. The fact that tomatoes are called “manya” which means “attractive” in Russian is an important reference to its origin. However, as specified by Stefanos Yerasimos, tomatoes have made major changes in Ottoman cuisine. Therefore, particularly in doing a survey of local dishes one must be extremely careful with regard to dishes containing tomatoes. The North Black Sea forests are very rich in fungi. This richness has also found its reflection in the region’s cuisine. The reliefs in the rock tombs show that the region has always been a grapery – most probably a wine producing – center. The çavuş (big white grapes) type grape is a preferred type all over the country. By the way, I must also mention a very important source of vitamin C. Kızılcık, cornelian cherry, “krána” in Greek that has entered local Turkish as “kiren”, is used in numerous dishes in the region. No oily seeds are grown in the region. Therefore, all food is only cooked using animal fat (butter and tallow). I also know that flax and poppy was grown in the region in the past and that flax and poppy seeds were used to make oil. However, today there is not the slightest trace of this.
I will mention an invaluable spice: saffron. In Anatolia, saffron which is extremely difficult to grow and harvest and therefore a very expensive spice only grows in Safranbolu. It has received the “Geographic Indication” certificate recently. It is interesting that saffron which was used rather as medicine in Byzantium is found in Ottoman palace cuisine but with the exception of ‘zerde‘ that is prepared in the region it is not used in the preparation of any other dish. it is used as an ingredient of ‘aşure’ (Noah’s pudding) prepared in the houses of the rich.

Çullu Pilav

Çullu Börek

Dishes
As an invaluable source with regard to important details of the region’s culinary culture, I suggest using the book “Karadeniz Bölgesi Yemekleri” by Dr. Nevin Halıcı. It is a book that has to be consulted for important issues such as daily menus, foods and treats for important days, street foods but will extend my presentation unnecessarily. Within my presentation I will list the common dishes generally found in the region and will also present singular examples due to their characteristics. Later, I will talk about the region’s culinary culture over these examples.
Soups: Keşkek soup, Tarhana, Yoghurt soup, Ovmaç soup, Mısır göcesi soup,
Egg dishes: Mıhlama, Çılbır
Meat dishes: Kuyu kebabı, Kuzu dolması
Poultry: Bandırma, Pilaf with chicken
Vegetable dishes: Sarma and dolmalar, Ispıt, Mancar, Beans, Spinach, Fungi, Chickpeas.
Fruit dishes: Meat with quince
Keşkek
Rice dishes: Rice pilaf, Bulgur (cracked wheat) pilaf
Pasta: Noodles, Mantı (a type of ravioli with meat)
Börekler and hamur işleri: Haluşka, Gözlemeler, Saç börekleri, Su böreği
Meat Dishes: Papara
Hamur tatlıları: Baklava, Dolama, Helvalar, Lokma
Light desserts: Rice Pudding, Noah’s Pudding, Güllaç
Fruit desserts: Pumpkin tatlısı, Compotes

Peeled Yaprak Sarması (Stuffed Wine Leaves on Ribs)

Paphlagonian Culinary Culture
Bartın, Kastamonu, Sinop, Çankırı and Bolu are locations with a deep rooted urban cultural history successively in the Roman – Byzantine – Seljuq – Ottoman periods. Zonguldak and Karabük are cities of the Republic period and during their rapid development they have received large numbers of immigrants and therefore, have a hybrid cuisine. Safranbolu has been able to maintain its urban culture until recently. When analyzing Bolu cuisine it is observed that in the 20th century it has been redesigned or reinterpreted – maybe with the influence of Mengen – and therefore, has diverged from the local.
It is impossible to speak about a palace cuisine in Paphlagonia. In actual fact, Ibn Battuta who travelled to Crimea through Gerede–Safranbolu – Kastamonu – Sinop in the 14th century mentions that he was hosted by Çobanoğlu İbrahim Sultan in Kastamonu and his son Ali Bey in Safranbolu and gave detailed information on the food and ingredients. However, what he relates is more like the exaggerated dishes of a very hospitable urban host rather than a palace cuisine. What he relates coincides with the ceremonial food presentations at urban centers of the region. Two valuable products such as meat and rice come to the fore among the different dishes.
Historically, Ottomans have always had a dual structure. So much so that there were times when there were two cadis (Muslim judge) in their history. In the case of Safranbolu these were: Medine-i Taraklı Borlu and Yörükan-ı Taraklı Borlu. I want to digress one more time. Although the region south of the Safranbolu – Kastamonu – Sinop alignment passed to the control of the Seljuqs towards the end of the 12th century, Turcomans were seen in the region long before that. In the 11th century, the army of Alexios Komnenos that was moving from Sinop to Konstantinopolis was attacked by the Turcomans and defeated. Since the region was at the right end tip of Ottoman lands it was used as a lodging area and therefore, the culture brought from the east by Turcomans always remained fresh. The contradictions between the Turcomans and the urban dwellers of the area seriously prevented the mixing of the two cultures.

Ekşili Pilav (Sour Pilaf)

Ekşili Pilav (Sour Pilaf)

Urban Culinary Culture
In my opinion, although the urban dweller had a downright Turkish cuisine, they stabilized this far too much in their ceremonial dishes as a result of a minority complex. After the Seljuqs vacated completely the three major cities – Safranbulu, Kastamonu and Çankırı – of the region and the Rums were replaced by Seljuqs, even though they later mixed with the Turcomans to some extent, in private conversations urban minorities claim that they are descendents of Seljuq aristocrats. Although the connection with the Seljuq aristocracy makes sense, except for some dishes of meat with fruit, I have not found any trace of Ottoman cuisine in my research of their cuisine.
Urban dwellers always have two expensive foods at their table. They are: red meat and rice. I would like to share some examples related to red meat consumption thinking that it would be supportive. In the 12th century, the Turcomans sent 24 thousand sheep to the kitchen of Sanjar. We know that during the Ottoman period, the meat requirement of Istanbul was provided by cattle dealers appointed by force under the control of the palace. The fact that some of the cattle sent to Istanbul vanished at some point on the way during the 16th and 17th centuries necessitated that the palace control the system through the cadi channel. One of the points where the cattle vanished was our area.
Urban dwellers had only one main dish: A stew made with red meat. And in addition Kuzu dolması (rice pilaf infilled lamb) and kuyu kebabı (lamp roasted in pit) prepared for special occasions. During our spoken history work, I documented that they consumed no other meat other than red meat. They specify particularly that they never consumed chicken on the pretext that it smelled. During our research, one of our sources said that one day her grandmother put some vegetables and herbs while cooking whole meat but when her husband reacted seriously never attempted to try it again.
In my opinion, meat that is first simply poached in butter and then cooked over low fire with or without onions is being prepared in the region with no change whatsoever for 800 years. I would like to point out something: it would not be wrong to read “whole meat” as “only meat”.
Although sources point out that rice spread in Anatolia in the 16th century during the Safavid period, we read that Ibn Battuta ate bread, meat, pilaf, fat and halva in Taşköprü at the Fahreddin Bek Zawiya when travelling through our region in the 14th century. It is obvious that the Seljuqs brought rice with them when they came here. During our oral history study, as if they had agreed in advance, all our interviewees said “Rice soup” when we asked about the entrée. Making this soup is as easy as that of whole meat. You put rice in the broth of whole meat and boil it and sprinkle it with chopped parsley. We also know that pilaf also holds an important place and is made with the broth of whole meat. So here is the feast of the urban dweller: rice soup, whole meat and pilaf. This pattern is still maintained with almost no change. In case of a ceremonial dinner, it ends with su böreği and baklava. With time etli yaprak sarma and still much later, boiled fresh beans “Uzun Bakla” dressed with melted butter were added to this pattern.
The urban dweller has put important limits between the Turcomans and themselves. One of these is the saying “Bugün Pazar Türkler azar” (Today is market day, Turks go insane) that was used until recently. Documents show that Seljuqs prevented the villagers’ entry to the cities by checks at the fortress gates. Therefore, setting the local regional markets next to cities but outside the forts was an intelligent solution. Although it is a small detail, I found out during oral history studies that one of our sources said that when making dried apples they cut the apple in four while the others cut it in eight. Since then, cutting the apple in four or eight has been my dilemma.

Kaz Bandırması (Goose Stew on Flat Bread)

Turcoman Culinary Culture
 Yük Ekmeği
Even in a very limited geography food names differ. For example, what the Safranbolu urban dweller calls yaprak sarması is called “Kara Dolma” in the villages and “Uzun Bakla” becomes “Çullu Bakla”. “Aş evi” used for kitchen in cities is called ”ekmek evi” in villages. The interviewee expects you to call the dish you are talking about the way she/he calls it. However, my preferred different name is “Yük Ekmeği” (Cargo Bread). Yufka ekmeği (markook) (unleavened flatbread) that the Safranbolu urban dweller calls just bread attains its etymologic value in the Turcoman vernacular. While the Safranbolu urban dweller adorns his table with the most expensive products, the Turcoman produces numerous dishes generally made with yufka that the housewife makes. A wide range of different yufka and the kesme makarna (home made fettuchini), kadayıf, etc made of yufka. The most interesting among these is the “Çullu Börek”. This börek that is still made in our Ovacık province is made by cutting the yufka in thin pieces and cooking it on saj after combining it with different ingredients. They mix the pieces of yufka only with butter and milk and sometimes also put chicken livers and eggs. Researching the connection of this börek with the çullamas made in Crete is not within the scope of my research.
The most common dessert of the Turcomans is the “Çingen Baklavası”. This sweet dessert made solely using leftover shredded yufka bread could be the missing link of chain that the well-known food historian Charles Perry is looking for. Çingen baklava is made by putting crushed walnuts between layers of yufka and pouring molasses and butter over it. Our interviewees said that this was eaten as is. It started to be baked later.
I think that while Turcomans had an eating pattern based solely on lamb at the beginning, later it became exceedingly poor. The most important animal nutritional source of those living in the rural areas of Paphlagonia even on special occasions was fowl. This is clearly observed in oral history studies and food compilations. Chicken is mostly fed for eggs and cattle solely for milk. They eat mostly vegetable and mainly grains. Hüseyin Lütfi Ersoy who researched the local dishes of the Eflani area (Karabük – Kastamonu) gives about 150 recipes. The only recipe containing meat among these 150 recipes is “turkey bandırma”.

Cevizli, Kıymalı Saç Böreği copy

Cevizli Kıymalı Saç Böreği (Börek with Walnut and Minced Lamp Meat)

Mantı – Piruhi
In addition to noodles mantı (a kind of ravioli) and piruhi (a kind of dumpling) are the most common flour based dishes. It is interesting that they are referred to by two different names even though their preparation and cooking methods are similar. Some times their filling and at times the sauces poured over differs. Although mantı is made with small differences all over Anatolia, piruhi is considered a special dish of Paphlagonia. Mantı whose origin is China – Mongolia spread towards the west over Central Asia. The main trend was brought by Turcomans and spread all over Anatolia and all the way to the Ottoman palace cuisine. Piruhi came later – most probably in the 19th century – and was brought by the Crimean Tatars and reached Northern Anatolia as “perushky: Tatar böreği” and was instantly adopted by the local population. At this point, I think that with the exception of the Cold War period, the Black Sea provided a rather extensive cultural communication and interaction medium. Haluşka, peruhi and manya that we find in the Paphlagonian cuisine are spectacular examples of this.

Bütün Et Ot Kavurması Yatağında (Lamb Stew on Fried Vetetables with Walnut)

Bütün Et Ot Kavurması Yatağında (Lamb Stew on Fried Vetetables with Walnut)

Börek and Çörek
I will come back to the fact that the oven that is a local technology and at the same time an important distinguishing element. However, there is an important detail that the people of Bulak warned me to be very careful about. Börek is cooked on saj or round metal tray over fire. Çörek is cooked in an oven. I would like to specify here two points that I deem important. All dishes that Turks make using yufka and yufka itself is cooked on a saj. Therefore, börek of any sort must be cooked on both sides on saj or metal tray. Bükme, saç böreği, gözleme or etli ekmek that is offered as traditional food should definitely be cooked on saj. As the name implies, the çörek with walnuts prepared at the Bulak village nowadays is a totally different flavor made with leavened dough baked in an oven.
The fact that they use leavened dough and having ovens at home are the most important separatrices of the native culture of Anatolia. So much so that in areas where there was a large Rum population in the past neighborhood ovens are still in use. Today, still women get together and bake four different types of leavened bread in these ovens that are maintained and lit collectively.
During our oral history interviews we came across two important details. An elder Safranbolu urban dweller told me that since buying bread from the neighborhood bakery everyday would not be approved, bread from the local bakery was taken home secretly. An elderly lady said that they were very pleased with the oven of the Rum house they bought after the exchange of population and prepared themselves a feast. However, the increasing popularity of the oven the saj börek and gözleme – two important dishes of Turkish cuisine – started to be prepared in the oven. The etli ekmek of Kastamonu that used to be cooked on saj is being cooked in the oven since the 1960s.

Kara Dolma (Minced Meat  Stuffed Wine Leaves)

Kara Dolma (Minced Meat Stuffed Wine Leaves)

Beşparmak – Islama – Bandırma
The dish called “beşparmak” by the Kazakhs and Turcomans is prepared with lamb meat cooked with onions shredded over thick cut pieces of pasta dough and cooked one more time. Beşparmak is the Anatolian ancestor of dishes such as papara and tirit that are prepared with yufka bread and is found in different cuisines. This kind of dishes is most widely seen in the Paphlagonia region in Anatolia. Other similar dishes made with leavened bread are tirit and mamalika. I have nothing that shows which one was the first. In one of his conferences Vedat Başaran said that Turkish dishes changed as leavened bread became more widespread. At this point I maintain that regardless of whether it is broken by hand and dipped into the sauce or laid under the food – as in Iskender kebab – the Anatolian cuisine does not do without bread at the table. The dish called ıslama or bandırma can be made with different kinds of meat. There has been a transition from red meat to fowl in the region. It is also said that quail is used extensively in the region.
Obviously, the local population was putting leavened bread to use as tirit or mamalika. In this region, tirit and the ıslama and bandırma of the Turkomans have come to be a group of dishes prepared in the same way but with different ingredients. In addition to bandırma mostly prepared with fowl nowadays the most interesting dish of this group must be the “simit tiriti” of Kastamonu.

Kuşburnu ve Kiren (Rose Hip and Cornelian Mas Drinks)

Kuşburnu ve Kiren (Rose Hip and Cornelian Mas Drinks)

Culinary Culture of the Native
Keşkek
Simply speaking keşkek can be explained as wheat pounded and hulled mixed with water and meat broth cooked in an oven for long hours. One instantly understands the importance of the oven during the preparation of keşkek. In the words of cooks, “the oven is not lit for keşkek”. The oven is lit for bread or çörek and then used to cook keşkek. I will come back to the issue of ovens, however, looking at the word keşkek in the dictionary leads to confusion. The best study regarding keşkek I have come across until now is the paper entitled “El-Kişk: Geçmişiyle Bugünüyle Karmaşık Yemek” (El-Kisk: History of Complex Food”) by Françoise Aubaile-Sallenave presented at the Culinary Cultures of the Middle East Conference . The paper specifies that keşkek is a Farsi word and the name of a kind of barley soup and is served with a sauce of sour milk. As obvious from the title of the paper, the issue is complex. I just want to point out an important detail here. During my oral history study I found out that just like cracked barley cracked wheat was also left to ferment in the past. It is also observed that places where keşkek is made coincides with those where the Rums (local community) lived in the past. As I have already mentioned above keşkek locks with another important property: it is baked in an oven. In my interviews conducted with Rums that left as a result of the population exchange, I realized that the preparation and cooking process of the dish referred to as κεσκέκ, κεσκέκι and κισκέκ was exactly the same as what is done today with the exception that they used pork meat.

Zerde (Saffron Pudding)

Zerde (Saffron Pudding)

Köle Aşı – Arabaşı – Malak –Haluşka – Kedi Batmaz
This dish generally made with wheat flour slowly added to boiling water and stirred rapidly until it is cooked has different names in various parts of Anatolia. Etymological research takes the researcher to unseemly points. The most reliable legend is that since it has a high calorie value, is cheap and easy to make it was given to the slaves, especially if the slave was African, the name “Arabaşı” is a good fit. Bober states that the five cereals before wheat could only be consumed in gruel form (puls, alica). This food is a good example of the consumption of cereals which can not be baked due to no gluten content, so they used to be consumed after being crushed and fermented or in later times cooked to gruel. What is really confusing is that the dish is called haluşka (Halusky) in Slavic in Safranbolu. Depending to preference, haluşka is sometimes eaten with melted butter, sometimes with molasses and at times with both. This must have been due to corn flour being preferred after corn reached the old continent. When doing research on culinary culture in İnebolu an elderly woman told me that they prepared the dish with corn flour and called it “pıt”. She said that while cooking the dish, the vapor from the pan made a “pıt” sound. The dish is still made in the west Black Sea region with the addition of cheese and is called mıhlama. However, what is really striking is the fact that corn that is called “grano Turca” by the Italians has entered their kitchen and is called polenta.

Uzun Bakla (Bean Stew with Butter Sauce)

Uzun Bakla (Bean Stew with Butter Sauce)

Soğan Salması
During my cuisine research they offered us “soğan salması” (onion stew) in the Eskipazar township of Karabük. The dish prepared with very limited ingredients and a simple process was unexpectedly tasty. I found the dish I had not come across anywhere in the region in a book about Byzantine food. According to the reference in the book, the dish was called “kutsal çorba” (sacred soup). The dish was one of the religious fasting dishes of Christians that still lived in the area. The dish that has undergone very few changes is a document and has very special flavors despite its simplicity. According to the original cooking method onions that were boiling in water were sprinkled with thyme and consumed. In Eskipazar – without going against the fasting rules – milk is added to the dish.

Crushed Barley and Einkorn Bulgur

Crushed Barley and Einkorn Bulgur

Vegan Cuisine
I have already mentioned above that according to Dr. Halıcı the region has a richer herb culture than the Aegean region. Study of the attached list of dishes will immediately reveal how rich the vegetable and fungi dishes are both from the aspect of ingredients and cooking methods. Especially mancar (kara lahana) (cole) and ıspıt (borage) as well as numerous herbs (ısırgan (nettle), pazı (chard), semizotu (purslane), ebegümeci (mallow), hindiba (endive), dil buran, kazayak (low goosefoot), gelincik (poppy), çoban ekmeği, kara kavruk, madımak, teke sakalı, yemlik, toklamaç, labada), fungi (ayı köşk, cincile, göbelek, içi kızıl, kanlıca, karakulak, kayışkan, meşe, mıh tepesi, sarıgül, tellice, kara göçen, kabak, koç, saçak, bağrı kışlı, cücüle, çivi başı, geyik, halı saçağı, karaağaç) and vegetables are used in the region’s cuisine. In their simplest form, these ingredients are cooked with various grains and both their taste and nutritional values are balanced. In an exaggerated way of saying, they leave unforgettable flavors in our mouths. This dish was prepared at the Traditional Flavors Festival and offered to the guests. Following the presentation, it was the one whose recipe was most often asked.
I would like to share one of my anecdote like memories here. During our work in Yenice we discovered a vegan cuisine and started to work in collaboration with the county governor of the time in order to use this within the context of tourism. The idea to introduce this cuisine to the editor of Food & Travel Magazine came up at this point. The menu was prepared but we learned that the municipal board that met did not want to introduce Yenice with these herbal dishes and had prepared meat dishes. As a result of the county governor’s insistence, the meat dishes were withdrawn and the guests were offered the vegan dishes we gathered from the homes and were met with great interest.
During the Yenice local cuisine research, we discovered a unique dessert: Sultani Bakla Tatlısı. This dessert is prepared like the fava that we all know but with sugar. It was interesting to see that the region that is poor from the view point of meat and grains (they grow corn now) uses bakla (broad beans) for a dessert.
The region is very rich in fungi. Especially in the fall people go to pick mushrooms in groups. Those who don’t have the time buy the mushrooms that are almost as expensive as meat at the market with their limited budget.

IMG_5733

Palamut Dolma (Stuffed Bonito)
Palamut Dolma is probably the most interesting dish under the influence of Hellen culture in the region. We come across this dish in Sinop. It is a more striking version of the stuffed mackerel that is almost forgotten even in Istanbul nowadays. The “iç pilavlı anchovy” that I regard as a simpler version of this dish must also be noted. In his book 500 Yıllık Osmanlı Mutfağı, M. Yerasimos dates the first stuffed mackerel to the 19th century. This should be interpreted as Turks accepting sea food in their cuisine late rather than the dish being prepared recently.

Sirkeli Kurabiye (Vinegar Cookies)

Sirkeli Kurabiye (Vinegar Cookies)

A Singularity: İncir (Fig) Uyutması
I came across an interesting dessert during my research. This fruity dessert called İncir Uyutması is prepared in Bartın and Karabük. Fig dessert and stuffed figs as dessert are found in many areas of Turkey but incir uyutması was a totally different sweet. During my internet search I came across the same sweet dessert in Düzce. In some internet pages it was referred to as “göçmen tatlısı” (immigrant’s sweet). A technique similar to the teleme (curd cheese) technique is used in its preparation. Crushed dried figs are added to lukewarm milk and the mixture is left to ferment just like yoghurt and cheese. If the mixture and process are successful you get a rather delicious fruity yoghurt dessert. This dessert is not done anywhere in the Aegean region known to be a fig producing area. Although I cannot trace its origins exactly, I define it within the Paphlagonian cuisine. It may have been first made by a bride who married and settled in the area.
I have already mentioned that Paphlagonia was a world of its own disconnected from Anatolia due to its geographical properties. As you will realize from the presentation, its cuisine that is still preserving its original values is not only offering flavors but also presenting the culinary cultures and story of humanity through the ages.

Bibliography
Albayrak, A. ve Ü. M. Solak “Çorum Mutfağında Hamur İşleri” THKATV Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar, Ankara 2008, vol. 15, p. 279-92.
Albayrak, A. (2009) “Çorum İlinde Kışlık Yiyecek Hazırlıkları” THKATV Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar, Ankara, vol. 16, p. 297-320.
Arlı, M. (1994) “Türk Mutfağındaki Geleneksel Ekmek Çeşitleri” THKATV, Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar, s. 1-16, Ankara.
Baysal, A. (2005) “Eski Türk Besinleri ve Yemekleri” THKATV, Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar, vol. 12, p. 7-53. Ankara.
Belke, K. (1996) Tabula Imperii Byzantini 9 / Paphlagonien und Honorias, Österreichischen Akademie der Wissenschaften, Wien.
Boyacıoğlu, H. (2004) “Kastamonu’da Meyve Ürünleri” THATV, Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar, Ankara 2004, p. 407-12.
Bober, P. P. (2003) Antik ve Ortaçağda Yemek Kültürü / Sanat, Kültür ve Mutfak, Kitap, İstanbul.
Büyükkavukçu, F. (2009) “Çankırı’da Kış Hazırlıkları” THKATV Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar, Ankara, vol. 16, p. 171-296.
Ciğerim, N. (2000) “Batı ve Türk Mutfağı’nın Gelişimi, Etkileşimi ve Yiyecek – İçecek Hizmetlerinde Türk Mutfağının Yerine bir Bakış” THKATV, Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar, p. 49-61, Ankara.
Dalby, A. (2004) Bizans’ın Damak Tadı / Kokular, Şaraplar, Yemekler, Kitap, İstanbul.
Ersoy, H. L. (2008) Eflani Yöresi Yemek Kültürü ve Eflani Mutfağı, Karabük.
Faroqhi, S. (1993) Osmanlı’da Kentler ve Kentliler / Kent Mekanında Ticaret Zanaat ve Gıda Üretimi, Tarih Vakfı, İstanbul.
Gordlevski, V. (1988) Anadolu Selçuklu Devleti, Onur, Ankara.
Halıcı, N. (2001) Karadeniz Bölgesi Yemekleri, Konya.
Işın, P. M. (2008) Gülbeşeker / Türk Tatlıları Tarihi, YKY, İstanbul.
Konya Kültür ve Turizm Vakfı, Milletlerarası Yemek Kongresi, vol. 5, Konya 1986 – 1994.
Koşay, Hamit Zübeyir (2011) Anadolu Yemekleri ve Türk Mutfağı, Çiya, İstanbul
Laflı, E. & G. KAN ŞAHİN (2012) “Terra Sigillata and Red-Slipped Ware from Hadrianopolis in Southwestern Paphlagonia” Anatolia Antiqua XX p. 45-120.
Nahya, Z. (1999), “İl İl Çorbalarımız” THKATV, Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar, Ankara 1999 p. 201-215.
Oğuz, B. (1976) Türkiye Halkının Kültür Kökenleri / Teknikler, Müesseseleri, İnanç ve Adetleri I / Giriş – Beslenme Teknikleri, İstanbul.
Özkosif, Ö. ve A. Ö. Özçelik (2009) “Artvin İli Arhavi İlçesi Mutfak Kültürü” THKATV, Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar, vol. 16, p. 441437-502, Ankara.
Perry, C. (1988), “Baklavanın Orta Asya Kökleri” THKATV, İkinci Milletlerarası Yemek Kongresi, p. 360-4.
Ramsay, W. M. (1890) The Historical Geography of Asia Minor, Cambridge University, Cambridge.
Sürücüoğlu, M. S. (2008) “Selçuklularda Beslenme ve Mutfak Kültürü” THKATV, Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar, p. 63-112.
Türk Halk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı, Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar, vol. 16, Ankara 1993-2009.
Türker, N. (1999) “Safranbolu’da Yemek Kültürü” 1. Ulusal Tarih İçinde Safranbolu Sempozyumu 4-6 Mayıs 1999, p. 81-8.
Tsetskhladze, G. R. edited (2012) The Black Sea, Paphlagonia, Pontus and Phrygia in Antiquity / Aspects of archeology and ancient history, BAR, Oxford.
Uzunçarşılı, İ. H. (2011) Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, TTK, Ankara.
Vryonis, S. Jr. (1971) The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor and the Process of Islamization from the Eleventh through the Fifteenth Century, University of California.
Yerasimos, M. (2007) 500 yıllık Osmanlı Mutfağı, Boyut, İstanbul.
Yerasimos, M. (2011) Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Yemek Kültürü, Kitap, İstanbul.
Yerasimos, S. (2002) Sultan Sofraları / 15. ve 16. Yüzyılda Osmanlı Saray Mutfağı, YKY, İstanbul.
Yücel, Y. (1988) Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar / XIII – XV. Yüzyıllarda Kuzey – Batı Anadolu Tarihi / Çoban – Oğulları Beyliği / Çandar – Oğulları Beyliği, TTK, Ankara.
Zubaida, S. & R. Tapper ( 2000) Ortadoğu Mutfak Kültürleri, Tarih Vakfı Yurt, İstanbul.