Kırım Harbi sırasında KONSTANTİNİYYE[1]

Lady Elizabeth Emelia Bithynia Maceroni Hornby

– Paşa’nın Haremini Ziyaret. Baş Harem Ağası. Haremin İçi. Hanımların Kıyafetleri. Güzel Çerkez. Kıyafetler. Haremde Misafirperverlik.

Hornby1863 2

Şekil 1. Haremde Kadınlar, Walker (Hornby, 1863, s. 244-)

Giriş

Lady Elizabeth Emelia Bithynia Maceroni Hornby (1826-1866) Britanya hükümetinin Osmanlı hükümetine verdiği borçların ödenebilmesi konusunda görevlendirilen eşi Sir Edmund Hornby ile birlikte İstanbul’a gitmişti(1863). Osmanlı başkenti ve civarında (Büyükada, Tarabya) kaldığı süre içindeki izlenimlerini annesi, kızkardeşi, eşi ve bir tanıdığına yazdığı mektuplarda anlatmıştır. Mektuplar alımlı bir şekilde ve birçok ayrıntıyla yazılmış olup, Hornby’nin kadınca düşünüş tarzını ve gözlem yetisini sergiler. Hornby mektuplarında Osmanlı başkentinde yaşam koşulları ve çeşitli milletler  hakkında yazar ve Osmanlı kadınlarının özel yaşamından sahneler betimler. Lady Hornby’nin mektupları kitap olarak ilk kez 1858 yılında In and around Stamboulbaşlığıyla az sayıda, daha sonra 1863 yılında birkaç renkli gravürle donanmış olarak yeniden yayınlandı. Bu taş baskı gravürlerin çizimlerini Lady Hornby’nin arkadaşı Britanyalı gezgin Mary Adelaide Walker yapmıştır.

Lady Hornby’nin anılarını, araştırma konum olan Osmanlı Evi için incelemekteyim. Osmanlı toprağını gezen seyyahların birkaç kadın dışında hareme girmeleri söz konusu olmamıştır. Lady Hornby bu kadın seyyahlardan biridir. Genelde harem, strüktür, yapı ve form bağlamında daha çok fiziki olarak ele aldığım Osmanlı Evi’nin dışına taşıyor olma riskini de göze alarak Lady Hornby’nin ziyaret ettiği bir haremle ilgili izlenimlerini buraya almayı uygun gördüm. Öncelikle yazı, 19. Yüzyılın ortalarında hatta Kırım Harbi’nin yorucu günlerinde bile Osmanlı hareminin zenginliğini ve bundan öte yaşamın mekanla ne denli bütünleştiğini başarılı bir şekilde vermekteydi. Yine kapsam dışına çıkmakla birlikte modernist bir kişi (Avusturyalı bir Slav) olduğu görülen ev sahibi paşanın hareminin mimarisindeki ve tefrişindeki eklektik tutum, haremdeki kadınların Osmanlı divanlarından kalkıp, Fransız biçeminde bir yemek masasına geçmeleri buna karşın bir noktadan sonra çatal-bıçağı bırakıp Türk usulü yemeğe devam etmeleri değişimin insan boyutunu da gözler önüne sermekteydi.  Yazıya ilgimi artıran diğer bir neden ise kitapla ilgili eleştiri yayınlayan bir yazarın, ev sahibi olması gereken paşa konusunda ciddi bir yanılgıya düşmüş olmasıydı. Açıkça Kırım Harbi ile ’93 Osmanlı-Rus Savaşı’nı karıştırmış ve tümüyle yanlış bir paşayı işaret etmişti  (Roberts, 2007).

– Paşa’nın Haremini Ziyaret. Baş Harem Ağası. Haremim İçi. Hanımların Kıyafetleri. Güzel Çerkez. Kıyafetler. Haremde Misafirperverlik.

Mysseri’[1]deki arkadaşlarımıza “Hoşça kalın” dedik, her birimiz arka tarafında komik bir şekilde el sıkışan vahşi İngiliz aslanları resmedilmiş tahtırevanlara bindik ve eskortumuz olarak, dikkat çeken “kahraman siluetli” Robolli Bey’e[2] kendimizi emanet ettik. Pera’nın dik yan sokaklarında aşağı doğru inişe geçtik. Güçlü Ermeni rehberimiz ve üç tahtırevan daha kalabalık caddelerden geçti, Yüzer Köprü[3]üzerinden, İstanbul’un daha sakin bölgelerine doğru koştular. Sessizce geçen örtülü kadınlar, sık kafesli pencereler ve yüksek duvarlar buradaki geniş cemaat hakkında bize fikir veriyordu. Bu kara peçeli kadınları arkalarında  çiçek pazarlarından aldıkları küçük sümbül, zerrin ve diğer çiçek sepetlerini taşıyan siyahi köleler izlemekteydi. Sonu gelmez dolaşma ve sapışlardan sonra, eski bir kaleyi süsleyen bir duvarla çevrili geniş bir avlunun yarı açık kapılarına vardık. Neredeyse kapının içinde, devin meydan okuyuşu, pirinç harflerle yazılmış bir borazan[4] görmeyi bekliyordum. Bununla birlikte, Robolli Bey, beklemeksizin atını sürdü, üç tahtırevan da onu izledi. Kaldırım tamir etmekte olan bazı Türkler  büyük merakla bize baktı. Onların –  Paşa’nın üç İngiliz köle satın aldığını düşündüklerini özgüvenle ileri sürebilirim.

Hasır kaplı geniş, yuvarlak bir salonda oturduk. Hemen –  Paşa’nın[5] hizmetlileri, kavaslar (bir çeşit uşak) ve nargile[6]cilerle çevriliydik. Bu beyefendiler, bir harem ağasının olabileceği kadar huysuz ve öfkeli baş haremağasının büyük merdivenden (iki inişli, la Fontainebleau tarzında),  aşağı inerken, kaçamak bakışlarla bizi süzerek olabildiğince eğlenmekteydiler. Teşrifatçıları haremin ziyaretçisi olduğumuzu söyleyerek,  sağa, sola dağıttı. Robolli Bey, ilk odaya kadar bizimle birlikte geldi, daha sonra – Paşa’nın dairelerine [selamlık] geçti ve bizi baş harem ağasından daha az korkunç ve aksi olmayan iki harem ağasının daha katıldığı bu gündüz fenerinin ellerine bıraktı. Bizi  gözünüz takılmadan geçemeyeceğiniz, içinde devasa porselenlerin bulunduğu vitrinli dolap  haricinde başka bir şeyin bulunmadığı, zengin, altın varakla kaplı ve her iki yanında parlak kırmızı[7] divanlar bulunan çok büyük odalardan geçirdiler.  Tavanların hepsi oldukça saldırgan, az çok zengin bir şekilde oymalarla süslenmiş ve boyanmıştı.  Çok sayıda dairenin girişinde hiç kapı yoktu, ama  parlak kırmızı nakışlı kumaş ve goblenden ağır perdeler asılıydı.

Sonunda liderimiz, Türk evlerinde manzarası açısından her zaman esas olan üçüncü ve son katta durdu. Parlak kırmızı duvar halısını kaldırdı ve anlamlı bir sırıtma ile bizi içeri girmeye davet etti. İstanbul’a daha yeni gelmiş bulunan Madame de Souci[8] ile Mrs. Brown oldukça gergindiler ve ilk benim girmem için yol verdiler. Türk kadının nasıl tatlı, yumuşak ve nazik olduklarını bildiğim için, sihirli perdeyi kaldırdım, İngiliz kadınları grubu olarak gerekenden daha da yüksek bir güven ve keyifle  içeri daldık. Karşımızdaki alanın öz sunumunu unutmak kolay olmayacak.  Devasa çiçek ve nar çelenkleri kabartmalı kubbe gibi bir yüksek tavanlı geniş bir dairenin ortasındaydık. Diğer tarafta muazzam bir merdiven vardı, tavandan tabana kadar inen bir pencere ile aydınlanıyordu ve korkulukların arasında kalan yarım ay şeklindeki alanda güzel beyaz mermer bir çeşme vardı. Tamamı yine altın rengi hasırla kaplıydı.  Her muazzam pencerenin altında, yanlarda üç basamakla yükseltilmiş zengin parlak kırmızı divanlar bulunuyordu. İstanbul sokaklarına bakan pencereler üzerlerinde yuvarlak dikizleme delikleri bulunan kafesle örtülüydü ama diğerlerinde panjur da bulunmuyordu. Güzel mavi Boğaz ve Marmara Denizi, üzerlerinde birçok görkemli gemi, hala orasında, burasında parıldayan karla kaplı uzaktaki dağlar ve daha yakınlarda ise karanlık serviler, Ayasofya ve diğer  camilerin minareler gibi güzellikler akıl almaz büyük resme yerleştirilmişti. Burada ise, açıkça rüyadaymışçasına, çevresinde bazıları merdivenlere, ayaklarının yanına ilişmiş, bazıları gülüşerek etrafında dolanan köleleriyle – Paşa’nın Kadın Efendi’si oturmaktaydı. Biz yaklaşınca doğruldu ve İngiliz usulüne uygun şekilde her birimize elini uzattı. Çok sayıda kölesi bizi seyretmek için etrafımızı sardı.  Sizi temin ederim ki kostümlerinin çeşitliliği ve parlaklığı tam anlamıyla göz kamaştırıcıydı.

Ama size önce büyük hanımın elbisesini anlatmalıyım. Uçuk mor renkte selma ya da geniş kollu entari ve şalvarın üzerine zengin işlemeli bir kuşak dolanmış, üzerlerine Bursa şifonundan bir buluz giymişti. Üzerinde çok pahalı samur ile kaplı muhteşem amber renkli bir kaşmir ceket vardı. Başına, çeşitli yerlerine gül kesimli iri pırlantalar tutturulmuş geniş örülü saçı ile sarmalanmış bir fes giymişti. Saç örgüsünün altına yerleştirilmiş, mor bir zambak çiçeği, alnını gölgelemekteydi. Küpeleri, küçük elmas damlacıkları arasında sallanan tek bir zümrüttü. Güzelliği artık inişe geçmiş olmalı ama hala kusursuz derecede düzgün özelliklere sahipti, cildi koyu ama duruydu, bir Roma İmparatoriçesine yakışacak kaşları ve üst dudağı ile hala çarpıcı derecede güzeldi. Gerçekten de aklımızdan geçen, onun bir “Roma İmparatoriçe”sine benzediğiydi.

Ayağa kalktı, onu takip etmemizi istediğini hissettirdi, harem ağaları bu muazzam daireyi çevreleyen çok sayıda kapıdan birinin perdesini işgüzarca kaldırdılar. Muazzam bir pencereye sahip olan büyüleyici bir odaya, bir Türk kadının özel odasına (boudoir) girdik , etrafındaki divanlar ve aynı büyüleyici manzara. Burada biz üç zavallı İngiliz kadın yan yana oturmuş, kendimizi sevdirebilmek amacıyla bilebildiğimiz “bono[9] ve “no bono” gibi iğrençleri de dahil bir düzine kadar sözcükle sohbet etmek için gergin ve endişeliydik. Ben İtalyanca denedim. Ayşe Hanım[10] -onu böyle isimlendireceğim- görkemli kafasını salladı; de Souci birkaç minnettar teşekkür cümlesi mırıldandı; Ayşe Hanım Fransızca teşekkür etti. Ciddiyetle “Oui[11] dedi ve bütün cariyeleri, siyahi harem ağaları da dahil sevinç ve gururla hanımlarının başarısından dolayı güldüler. Fransızca bilgisi şu anda Viyana Bakanı[?] olan – Paşa tarafından dikkate alınmış olmalıydı.[1]

İki kapının perdeleri sürekli olarak kaldırılıyor ve daha fazla kadın bize görebilmek için içeri giriyordu. Bazıları kıkırdayarak kaçıyor. Bazıları cesurca odaya giriyorlardı; hanımlarıyla bizim hakkımızda konuştukları açıktı. Bazıları odanın diğer ucunda bağdaş kurup oturdular, bize doya doya bakıyor ve fısıltıyla bizimle ilgili konuşuyorlardı. Bu arada biz de onlar hakkında konuşuyorduk. Ama şu anda görkemli bir şekilde giyinmiş siyahi bir cariye perdeleri kaldırdı ve arkasından – Paşa’nın ikinci karısı,[12] Sultan’ın hediyesi olan  genç güzel Çerkeş kadın ortaya çıktı. Çok uzun boyluydu ancak sahip olduğu güzelliği ve hareketlerindeki enfes zarafeti tanımlamak imkansızdı. Anında biz her üçümüz de onun cazibesine kapılmıştık, artık onların İngilizce bilmemesinden rahatsızlık duymuyor, “Ah güzel yaratık!” diye haykırmaktan büyük bir zevk duyuyorduk. “Hiç böyle bir vücut gördün mü?” “Başının ve boynunun şekline bak.” “Ne kadar güzel bir ağız! Sadece sesini dinle.” “Parlak saçları örülmüş! Örülmemiş halde topuklarına kadar uzanıyor olmalı!” Anında ona “Güzel Çerkeş” adını taktık. Bu hoş yaratığın, görkemli kumasıyla birliktelikleri mükemmel görünüyordu. Önce alışılagelmiş şekilde birbirlerini selamladılar ve sonra da bizi. Onu onurlandırmak için ayağa kalktığımızda, nazikçe eğildi ve “Hoş geldiniz” anlamında bir şeyler söyledi. Şimdi size elbisesini anlatmalıyım. Şalvarı ve ayaklarının çevresinde salınan ve arkasında uzanan entarisi çok parlak maviydi ve kenarları küçük beyaz nakışlıydı. Altın renkli bir kürkle kaplı kaşmir ceketi soluk leylaktı (çuha çiçeği gibi). Başına, saçaklarına yerleştirilmiş altından sapları üzerinde her harekette titreşen gerçek boyutlarında elmas menekşeler yerleştirilmiş, narin leylak şifon bir eşarp dolanmıştı. Doğal inci taneleri işlenmiş leylak terlikleri kıyafetini tamamlıyordu. Hayır, eşarbından kaçan ve arkasında salınan siyah saçlarının ışıltılı örgüsü ve beyaz parmaklarından birinde parıldayan müthiş büyüklükte ve güzellikte pırlanta yüzüğü unutmamalıyım. Bunun Sultan’ın hediye olması gerektiğine karar verdik. Bu Doğu’nun masalsı destanlarında geçen “odayı aydınlatan” taşlardan biri olmalıydı.

İki kuma konuşmaya başladılar, “nargile” sözcüğü sıkça işitiliyordu. Kolayca anlayabildiğimiz, bize ikram edilecek şeyin uygun olup olmayacağını tartıştıklarıydı. Madame de Souchi[13] ve Mrs. Brown denerlerse öleceklerini ifade ettiler (her ikisi de çok narindir). Ama başıbozukların reisinden aşağı kalmayan biri tarafından eğitilmiş bulunan benim, beş, altı nefesi çekinmeden ve keyifle çekebileceğimi belirttim. Ancak, denemeye kalkmadılar, çünkü denemenin anlamsız olacağı açıkça anlaşılmıştı. Kadın Efendi, ellerini çırpınca zengin giyimli cariyeler, çevirmeler [meyve jöleleri] ve kristal bardaklarda su getirdiler. İlk tepsinin üzerinde, her iki tarafında güzel gümüş sepetler olan içi çevirme dolu bir kristal kavanoz bulunmaktaydı.  [Gümüş sepetin] bir tanesi  metal kaşıklarla doluydu. Bir kaşık dolusu çevirme alır, kullandığınız kaşığı diğer taraftaki boş sepete koyarsınız. Sonra başka bir cariye size kesme kristalden bir bardak su sunar. Bundan sonra içeriye kahve ikram edenler girer. Bunlardan biri, muhteşem işlemeli ve saçaklı bir altın örtü serili yarım daire şeklinde bir tepsi taşımaktadır. Onu izleyen cariyeler kahveleri alıp konuklara sunarlar. Fincan zarfı bir yumurta kabı gibidir. Bunun içinde kahvenin konduğu en iyisinden porselenler vardır. Yaklaşık 2,5 cm aralıkla her biri bezelye büyüklüğünde elmaslarla çevrelenmiş yüksek ayarlı altından yapılmış fincan zarflarına hayran kaldık.

Çok koyu ve şık kahveler içildikten sonra, boş fincanlar diğer görevliler tarafından toplanıyordu. Kadın Efendi, tekrar bizimle konuşmak için girişiminde bulundu ama ona teşekkür ettikten ve oldukça iyi Türkçemle manzaranın ne kadar güzel olduğunu söyledikten sonra, durakladım. Rahatsızlık okunan tavırlarımız sıra dışı dokunaklıydı. İngiliz kadınlarını ve Kuzey’in çocuklarını düşünmeden edemiyorduk. “Ayşe Hanım” -onu böyle isimlendirmeliyim- Madame de Souci’nin “İngiliz” olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Gülüp başını salladı ama açıkçası ev sahibimiz, tatmin olmamıştı, hiç şüphesiz ki Vicomte’nin bir Fransız olduğunu duymuştu. Ne yazık ki biz ise ona nasıl anlatacağımız konusunda mutsuzca çelişkiler içindeydik. Sonunda onları olabildiğince sevgi dolu bir çift gibi göstererek iki parmağımı kaldırdım. Bunlardan biri, Madame de Souci  ve diğer parmağıma dokunarak tekrarlanmakta olan sözcüğü söyledim: “İngiliz”. Hepsi onaylayarak güldü. Daha büyük ve daha yönlendirici olan parmağı göstererek, derin bir saygı ve ciddiyetle “Adam, fes, Fransız.” ya da “Onun adamı, onun fesi bir Fransız” dedim. Eğer Türkçe “koca” sözcüğünü bilseydim işim daha kolay olacaktı.

Bu işaretlerin yapılması çok can sıkıcı ve üzücüydü. İstanbul’un güzel kadınları da açıkça öyle düşünüyorlardı, çünkü bize bir kez daha, onlar için de çok üzücü olduğunu söylediler. Ardından mırıltılarla küçük bir tartışma başladı. Cariyeler güldü, ellerini çırptılar ve ustaları iki-üçü odadan dışarı fırladılar. Biz ne olup bittiğini anlayamadık, kötüsü Madame de Souci çok tedirgin oldu. “Tanrıya yalvarırım, umarım bizi soymazlar.” dedi. yanakları kızardı, korkudan bukleleri titreşiyordu. “Bana belki de bunu yapabilecekleri söylenmişti.” “Yaparlarsa aldırma,” dedim ben gülerek. “Oda çok sıcak ve bize zarar gelmeyecek. Giysilerimizi aralarında paylaşmayacaklarına ve bu siyahi harem ağalarının odadan dışarı çıkarıldıklarına emin olmalıyız.” Tam da şanssız Madame de Souci korkular içinde olduğu anda ev sahibimiz, “çok güzel”-“çok güzel” diyerek, elbiselere bakmasına izin verilmesi için bir işaret yaptı. Güzel Çerkeş, Mrs. Brown’un kombinezonlarını incelemek için elbisesini sessizce kaldırdı. Zavallı  Madame de Souci kesinlikle korkunç anın geldiğine emin olmuştu. “Ama onlar çok güzel yaratıklar”, dedi ben, şakayla “Küçük periler”, dedim.

Böylece ağır perdeler bir kez daha kaldırıldı ve yeni ayrılan köleler, üç muhteşem nargile ve iki büyük şal taşıyarak içeri girdiler. Acaba dar Avrupa kıyafetlerimiz soyulduktan sonra hangimiz o şallarla sarılacaktı? Ama henüz şaşkınlığımız geçmeden, cariyeler şalları ev sahiplerinin üzerlerine attılar, onların kalın kıvrımları altınca artık yalnızca parlak gözleri ve burunlarının ucu gözükmekteydi.

Başını ve omuzlarını olağanüstü bir bakım ve kaygı ile saran yaşlı bir kadın (yeşil şalvar ve yelek giymiş  Liston’un[14] çirkin bir benzeri) tarafından dikkatimiz başka bir şeye yönlendirildi. “Açıkçası insan şeklinde bir şey geliyor,” dedi. “O – Paşa olabilir, üçüncü nargile belli ki sonuçta biri için”  “Sanırım eşlerinin önünde bizi satın almayı teklif etmeyecek.” “Yakışıklı mı, acaba? ” “Kocama saat dörtte evde olacağına söz verdim”, dedi Mrs. Brown oldukça tedirgin bir şekilde.

Bütün genç ve güzel cariyeler, minik fareler gibi sessiz ve hızlı bir şekilde perdelerden birinin arkasında ortadan kayboldu. Sadece yaşlı ve sıradan olanlar kaldı. İki büyük harem ağası girintideki beyaz çeşmenin yanında, sessiz ve dik muhafız gibi dikildiler. Bizlerden biri, “Hangi tehlikeli kişi geliyor?” dedi : “Korunmak için üzerimizde kaşmir olmadan, nasıl böyle erkek güzelliğinin yalazına dayanacağız?” “Yazık bana! Paris mi?, Adonis mi, Türklerin Butes’i[15] mi?”, dedi. Yine perde kaldırılıp başka bir siyahi köle tarafından tutulduğunda, nazik, beyaz bıyıklı yetmiş beşlik erkek arkadaşımız, biz kadınlara eşlik eden Robolli Bey arz-ı endam ettiğinde kendimizi gülmekten alı koyamadık. Hanımların kaşmirlerin altından uzattıkları ellerini öptükten, “Ah tehlikeli gavur, bizim iç huzurumuz için, dua da sarı ve yeşil[16]mendillerin altından dikizleme girişimi de çok uzun süre etkili olmaz!”, dedik. Yaşlı hanım, ucu görünen kırmızı burnu dışında başkaca beklenti yaratma riski eklememe konusunda kararlı gözüküyordu.

Ve şimdi animasyonlu bir konuşma başladı. Bir tercümanın varlığı gerçekten bir rahatlatıcıydı. Ve sevinçle ona sunulan mücevherli nargileyi aldı, kadınlar konser[17] ve harikulade zarafetle duman bulutlarını soluyorlardı. Kesinlikle çok çarpıcı bir sahne ki parlak ve çeşitli kıyafetler içinde ayakta ve oturan cariyeler ve harem ağaları bizim saygıdeğer Adonis’imizi güçlü ve muazzam kulaklarıyla dinliyor, çok sayıda gözün, perdenin arasından gülen gözlerle bizi dikizliyor olması sürekli rahatsızlık verici bir durumdu. Robolli Bey’in varlığının hareme kattığı heyecandan, anın tadını çıkarıyor gibiydi . Mücevherli fincanından kahveyi yudumladı ve onları çok nezaketle alan hanımlara nezaketin gerektiği birçok şey söyledi; onlar da bizim ne kadar hoş karşılandığımızı ve varlığımızın onlara ne kadar keyif verdiğini anlatması için ricada bulundular. Bu arada dudaklarına ve sonra alınlarına dokunuyorlardı. Elbette, kendimizi onların nezaketinden çok duygulandığımızı ifade ettik. Daha sonra şapkalarımızı çıkarmamız ve kendimizi evimizdeymişçesine rahat hissetmemiz konusunda uyardılar. Daha sonra İstanbul mu, Londra mı yoksa ve Paris mi? hangisini en çok sevdiğimizi sordular. Ben İstanbul’un en güzeli olduğunu söyledim ama Paris ve Londra’da daha çok özgürlük vardı ve sokaklar yürümek için daha iyiydi. Sonra cariyeler “O İstanbul’un en güzel olduğunu söylüyor!” diyerek dairenin içinde koşmaya başladılar. Bizim kaçar çocuğumuz olduğunu sordular. Edie, mavi gözleri ve sarı saçları ile çok güzel olmalı, niye onu [geride] bıraktın, dediler. Onlara, değişik iklim koşullarından korktuğum için onu anneme bıraktığımı, söyledim. “İngilizlerin olması gerektiği gibi anneler olmadığını düşünmenizi istemem.” Hepimiz bunu onayladık.

“Ayşe Hanım” daha sonra kendi kızını bize tanıtamayacağı için ne kadar üzüldüğünü söyledi. Görünüşe göre on altısında güzel bir kızmış. Sağlığı genellikle iyidir, ama onun depresyon ve sinir krizleri şimdi neredeyse delilik düzeyindeymiş. Bu ataklar yaklaşık üç gün sürüyor ve bu üzücü o ataklardan biriydi. “Çok yalnızdı”, diye açıkladı zavallı anne. Garip bir şekilde dolaşıp, hiç bulunmadığı yerlerden söz etmekteydi. Yanındaki yaşlı hemşiresi, görebildiği tek kişiydi. Annesinin güzel fakat mutsuz kızından bahsederken derinden acı çektiği görülüyordu. Robolli Bey, “İyi olduğunda çekici, zarafet ve hayat dolu”, dedi. Annesi, onun hakkında konuşurken bütün yüzünün ifadesi derin bir ıstıraba döndü. Annenin ayaklarının dibinde oturan cariyeler inlemeye ve göğüslerini dövmeye başladılar ve hatta harem ağaları derin bir hüzne kapıldılar. Sizi temin ederim ki onların sarı gözlerindeki yaşları gördüm.

Güzellik, nezaket ve iyilik gibi değerlerini dinledikten sonra zavallı genç kızın yalnızlığına ve tedavi edilemeyeceğine (en azından burada İstanbul’da) üzülmemek imkansızdı. Anne kederli umutsuzluğuna gömüldü, dudakları titriyor başka bir söz söyleyemiyordu. Değerli mantosuna sarınarak Bayan Siddons’un kıskanacağı kadar[18] asil bir acı içinde öyle kaldı. Bu Doğu kadınları zarafetle harikalar. Tabii ki, onun [acısını] hissettik, ona hayran kaldık ve Robolli Bey’e tatlı genç kızının ıstırabını duyduğumuz için ne kadar üzgün olduğumuzu söylemesi için rica ettik. Bize basit tarif edilemez bir zarafetle, vakurla teşekkür etti, bir kere daha önce hiç böyle bir acı yaşamamış olduğunuzu hissettiren bir zarafetle tekrarladı. Dedim ki, “Bu senin için çok büyük bir üzüntü, ama dünyada hala daha mutsuz olan başkaları da var. Birçoğu tüm çocuklarını kaybetmiş ve birçoğu nankör olanlara sahip. Şöyle cevap verdi: “Sık sık bunu düşünüyorum ve çok fazla kedere yol açtığım için kendimi suçluyorum. Çocuğum sağlıklı olduğu zaman iyi ve sevimli. Hala yanımda ve Allah’ım onun sağlığını ve zihnini tamamen düzeltsin.” Nargileden bir nefes çekti ve elini kalbinin üzerine koyarak, böyle bir acıda bunun rahatlatıcı olduğunu söyledi. Ona, zafer anında cesur oğlunu kaybeden zavallı Sir Edmund Lyons’un[19] hikayesini anlattık, bu savaşın kendisinden kat kat daha üzücü. O, “İngiltere ne denli acı çekti!”, dedi, cariyelerin bazıları ağladı (ya da öyleymiş gibi yaptılar).

Sonra çok melankolik hale gelen sohbeti değiştirdik ve onlarla Boğaz’daki yazlık sarayı konuştuk. Ümit ediyoruz taşındıklarında onları ziyaret edeceğiz. “Çok güzel,” dediler. “Orada asma bahçelerde akan su, kayalardan kayalara dökülerek, portakal ağaçları arasından geçiyor. Gölgeliklerde kuşlar hep şakırlar. Orada çeşmeler ve gül bahçeleri vardır; hoşunuza gidecektir.” Zengince resmi giyinmiş bir kölenin içeri girdiği sırada biz, onların küçük cennetini ziyaret etmenin bizim için büyük bir mutluluk vereceğini, söylemekteydik. “Ayşe Hanım’ın” kıyafetinin eteğini öptü, onu alnına dokundurdu ve sonra ayağa kalktı, kollarını göğsünün üzerinde kavuşturarak bir mesaj verdi. “Ayşe Hanım” Robolli Bey’e açıklama yaptı. Rabolli Bey, “Gitmem gerektiğini söylemek zorunda olduğum için üzgünüm,” dedi. “Başka bir Türk kadın ziyarete geliyor ve Hanım beni kocasının rızasıyla kabul etse de Avrupalı ​​tavırlara alışık olmayan başka bir paşa buna itiraz edebilir ve arkadaşını riske sokmak  istemez. “Böylece Robolli Bey gitti ve güzel kadınların kaşmirleri, Madam Liston’un sarı–yeşil mendili ve ceylan yavruları gibi kaçışan genç cariyeler sürüsü de gitti. Daha önce hayatımda bu kadar çok kadını [bir arada görmedim]; sonu gelmiyordu.

Olağanüstü güzelliğe sahip, yaklaşık on iki yaşında küçük bir kız vardı, diğeri biraz daha büyük, hemen aynı güzellikte. Ben resim ya da yaşayan bugüne kadar böyle güzel bir küçük görmedim. Onlar da bize kızın, paşanın geçen yıl ölen bir o kadar güzel cariyesinden olduğunu anlattılar. Eşleri bu küçük huriyi sanki kendi çocuklarıymış gibi seviyorlardı ve ona olan hayranlığımızdan oldukça memnun görünüyordu. Zavallı çocuk! Kaderinin ne olduğunu merak ediyorum.

Ben onun küçük elini elimin içinde tutarken onların derin perçemli (insan “kirpik”in anlamını burada öğreniyor) koyu gözlerine bakıyordum. Rabolli Bey’in haremden sürülmesine neden olan güzel hanıma gelince: her ne kadar güzel olmasa da şimdiye kadar tutulduğum en çarpıcı insanlardan biri olduğunu düşünüyorum. Türk kadınlarının neredeyse değişmez yumuşaklığından hiçbirine sahip olmasa da, yetenek ve inisiyatif, hiciv ve karar verme yetisi, konuşmasında otoriter fakat nazik, kusursuz beceriklilik ve Türk kadınlarını büyüleyici kılan zarafet. Delici bakışlara sahip ışıltılı ve çok büyük siyah gözler, kalın kaşlar, kuzguni tondaki saçlar, hemen II. Charles’ın daha genç yaşlardaki gururlu portresini düşündüm. Soluk yanaklı, büyük, koyu renkli bir köstebek resmi daha çarpıcı hale getirirdi,[20]bunlara bir de boynuna bağladığı dantel eşarp, van Dyke ekolünden gelen güzelliğin modasına uygun olarak uçları aşağı sarkmakta. Parmaklarının arasında yanan bir Havana purosu tutuyor ve bir Rochester havasıyla sigara içerken[21]  zengin danteline ve külüne hayran kaldık. Elbisesi ve şalvarı kehribar renginde ipek, yeleği maviydi, gümüş simle işlenmişti. ince beline külçe altın zincire takılı bir Türk saatinin rahatça sıkıştırıldığı çok-renkli kaşmir bir şal bağlamıştı. Saçları bana söyledikleri gibi eski Türk modasına göre kat kat kesilmiş, alına kadar iniyor; ayrıldığı yerde iki buçuk santim kadar, alt tarafında az daha uzun, kulaklarda daha uzun,- ki bu  ilgi çekiyor ve erkeksi bir görünüş sağlıyor. Başının etrafına, üzerine altı, yedi tane muhteşem pırlanta yıldız tutturulmuş zarifçe uçuk-mavi bir eşarp sarılmış. Ortada bulunan iki tanesinin arasına bir karış eninde, uzun bir muslin bağlanmış ve neredeyse topuklarına kadar uzanacak şekilde, başın arkasına atılmış. Parmağında kocaman bir yakut çakıyor ve ışıldıyor.

Bizim için o, hoş bir şekilde oturmuş – Paşa’nın hanımlarıyla, konuşurken çarpıcı bir “Doğu’nun resmi”ydi. O ve Kadın Efendi oturmuşlar, daha doğrusu divanin üzerinde kaykılmışlardı, Güzel Çerkez, üşümüş odanın ortasındaki muazzam mangalın yanında yarı ilişmiş, yarı diz çökmüş (üç ayaklı, içi odun kömürü dolu) üşümüş duruyordu. O hülyalara dalmış nargilesini tüttürürken, parmağında büyük elmasları parıldarken, zaman zaman başını kaldırıyor diğer ikisinin sohbetine katılıyor ya da daha en başında bizi cezbeden alçak, müzikal bir tonda gülüyordu. Ben hiçbir zaman bundan daha zarif ve güzel bir şey görmediğimi düşünüyordum.

Ziyaretimiz, cariyelerin ellerinde deflerle içeri girmesi ve salonun bizden uzak yanında yere çömelmesi ve bizi bir müzik ziyafeti ile eğlendirmeye başlamasıyla, 1001 Gece Masalları’na daha da benzer hale geldi. Ağlamak mı, gülmek mi bilemiyorum, hemen hemen hayal edemeyeceğiniz kadar korkunç bir gürültü. Bir cariye, kakofoniyi sert ve rahatsız eden bir sesle yönetmekteydi. Geri kalanlar ardı ardına ulumaya başladı, sözler ilerledikçe bağırtıları  daha da arttı. Güzel Çerkez, performanstan özel bir zevk alıyor, nargilesini canlandırmak için mangalda küçük bir köz arıyordu, unuttuklarını fark ettiği  güfteyi hatırlatarak onlara yol gösteriyordu. bizim için bu büyük eziyet ve acıdan saçlarımız diken diken olmuş, “böyle zulüm görmemiştik”.

Sonunda iki nedenle durmak zorunda kaldılar. Birinci neden, Mrs. Brown’ın gürültü, kömür ve nargile dumanlarının karışımı sonucu ölü renginde divana yıkılması, ikincisi neden ise iki mürebbiyesi ile çok narin bir bebeğin içeri girişiydi. Küçük pantolonu ve kürk ceketiyle bize çok tuhaf görünüyordu ve elmaslardan bir halkayla süslenmiş küçük bir fes giyiyordu. Bu genç beyefendi ziyaretçi hanımımıza aitti ve kollarını şirin bir şekilde ona doğru uzattı. Türk hanımlar ve cariyelerden utanmıyordu ama bizi açıkça “gavur” olarak nitelendirdi ve bize yaklaşmadı. Onu taşıyan mürebbiye güzel genç bir kadındı. Şalvar ve parlak yeşil yelek giymiş ve başına büyük bir elmasla tutturulmuş soluk sarı eşarp bağlamıştı. Diğeri, kenarlarında beyaz dar biye olan tamamen kırmızı ipek çarşafa bürünmüş, kıvırcık saçlı başına  kar beyazı bir eşarp örtmüştü. Bu iki “mürebbiye” kesinlikle Hyde Park’ta sansasyon yaratırlardı. Bebeğe adanmış görünüyorlardı.

Ancak şimdi imparatoriçeye benzeyen Kadın Efendi, yemek yememiz gerektiğine dair işaretler verdi, bu duyurudan hiç de üzüntü duymadık, Boğaz’ın temiz havası bize ünlü iştahımızı kazandırmıştı. Onu, kubbe benzeri boyalı tavanlı, yüce bir daireye doğru takip ettik. Güzel Çerkeş beni sevgiyle, elleriyle yönlendirdi ve – Paşa’nın sevimli küçük kızı Madame de Souci ve Mrs. Brown’u nazikçe yönetti. Usta cariyeler perdeleri kaldırmak için daha önce gitti ve onları arkalarından rengarenk bir grup izledi. Sahnenin gerçek olduğuna pek inanamıyorduk: “Bu Bin bir gece gibi!” diye bağırmaya devam ettik, geniş dairenin altın hasırından ışıltılı grupla birlikte yürüdük.

Yemek odasının girişinde zengin bir şekilde giyinmiş iki harem ağası duruyordu. İçeri giren her kadına bunlardan biri güzel bir gümüş leğen tutuyor, diğeri ise aynı zengin işlemeli malzemeden yapılmış bir ibrikten ellerine gül suyu döküyordu. İki genç cariye, gül suyunu parmaklarımızdan kurulamak için, uçları altın işlemeli, ince peşkirler sunuyordu. Yemek odası  en lüks daireydi, İstanbul’un caddelerine bakmak için sık kafesli ama parlak kırmızı divanları, zengin oyulmuş ve renklendirilmiş duvar ve tavanı ile neşeliydi. Bütün bunlar kafesi dayanılabilir yapmaya yaramıştı. Bu kafesi katlanılabilir kılmak için mümkün olan her şey yapılmıştı. Bana, – Paşa’nın haremi için, çok “moda” olduğu söylenmişti, gerçekten de uyumlu bir orta dekoru, dört güzel meyve ve çiçek vazo ile süslenmiş Avrupa yemek masası ile Fransız biçemindeydi.

Akşam yemeği servisi, nadir ve güzel porselenlerle oldu. Gümüş çatal bıçak son derece uyumluydu, peçeteler ince ince, Doğu tarzında zarif bir şekilde düzenlenmiş ve portakal ve limonlarla karıştırılmış çiçekler, üç-dört rütbede cariye çevremizde ayakta, bizim en ufak bir işaretimi beklemekteydiler. Kendimizi hala rüyalar ülkesindeymiş gibi hissediyorduk.

Her şeyden önce, her konuğun önüne bir memba suyu şişesi ve bardak yerleştirdiler. Sonra ince porselenden bir tabak içinde üzeri küçük tohumlar (keten tohumu ya da kuş yemi ololamaz) kaplı, oldukça taze ve sıcak simit olarak adlandırılan yassı halka şeklinde bir tür çavdar ekmeği ikram ettiler. Sonra çorba, ki harem için büyük bir yenilik, servis edildi, en mükemmelinden tavuk ve erişte ile. Sonra tavuk ve pirinçli bir tabak kahverengi[?] pilav geldi. Kadın Efendi’nin sağ yanında oturuyordum. Cariye yemeği tutarken, almam için en güzel parçaları göstererek rica etmekteydi. Güzel Çerkez  karşımda oturuyordu. Modern bıçakları ve çatalları gerçekten beğenip beğenmediklerini merak ediyordum. İlk birkaç dakika boyunca onları kullandılar, açıkça bizi taklit ederek kullandılar ancak güzel Çerkez, zahmetle çatal ve kaşıkla parçaladığı  bir tavuk parçasını kontrol etmeyi beceremeyince, işe yaramaz aletleri fırlattı. Parçayı başarılı bir şekilde yakaladı ve  parmaklarıyla  yedi. Sonra bana baktı ve güldü. Bana parmaklarımın arasına nasıl bir parça ekmek alacağımı göstererek, hepsi kendi yaptıkları gibi à la Turque hızla ve iştahla yememizi önerdi. Onları memnun etmek için, parmaklarımızla birkaç tavuk kemiği seçtik.

Söylediğim gibi üçümüz de güzel Çerkez’le büyülenmiştik -güzelliği, üstünlüğü, yüce tavrı ve nefis zarafetindeki sıcaklığını görmüş ve ona hayran kalmıştık. “müzik konseri”ndeki kakofonik performansı için bile onu affetmiştik, ama her yemeğin ardından parmaklarını son eklemine kadar yalayışı sonra da en sevdiği bağa kaşığı parlattığını görmek, inanılmaz büyüklükte tabak dolusu balla kaplanmış krep ve sonra kupa valesi[22] için bile çok bayıcı tartlar![23] Venüs’ün cezasız kalacağı daha çok şey vardı. Ziyafet bitmeden çok önce aklımız başımıza gelmişti. Bir yalağı bir seferde yiyebilen Liston Hanım dışında geri kalanı o kadar da kötü değildi ama biz ilk birkaç yemekten sonra kendimizi oldukça kötü hissetmeye başladık. Bazı kadınların hayvani tutkuları, en sevdikleri tatlılar ve jöleleri parmaklarıyla parçalara ayırıp, büyük dilimler halinde ağızlarına tıkmaları sonucu, artmaya başladı. Dalkavuk masadaydı; ana yemekleri şakalarla sunması hanımlar ve evlerindeymişçesine rahat, sahipleriyle -tam anlamıyla onlara tabi olmalarına rağmen- serbest ve samimi ilişki içinde olan cariyelerde kahkaha patlamalarına neden oluyordu. Dalkavuk, geniş mizah zenginliği,  vahşiliği ve yüzündeki maskara ifadesiyle en sıra dışı kadındı. Bunu şakaları anlayamamakla birlikte, Güzel Çerkez’in parmaklarını ve kaşığı yalamaları, bizim tabaklarımıza güzel lokmaları koymalarının aralarında  fütursuzca attığı kahkahalardan ve kapıda bekleyen siyahi köle ve harem ağalarının perdenin altından içeri dalışlarından ve neşeyi paylaşmak konusunda kendilerini kontrol edememelerinden kolayca çıkarabiliyorduk.

Kesinlikle bu eşi benzeri olmayan bir akşam yemeği partisiydi. Tabi ki sayısız yemek: tavuk ve pilav ile kebabı sevdik, geri kalanı çok tatlı ve çok yağlıydı. Sonunda ev sahibimizin masadan kalkması ve bize ellerimize gül suyu serpilişiyle çok memnun kaldık.

Sonra küçük odanın lüks divanlarına döndük. Yine köleler mücevherli fincanlara kahve verdiler. Güzel Çerkez’in keyifle nargilesinin marpucuna eğilmesi yine rüya gibi ve güzel görünüyordu. Yine mavi Boğaz’a, uzak dağlara ve İstanbul’un karanlık servilerine hayran kaldık. Yine Robolli Bey’i çağırdık ve yine güzel kadınlar kaşmirlerine sarıldılar. Siyahiler sessiz, uyanık ve dinliyorlardı. Biz “teşekkür” ve “hoşça kalın”larımızı tekrarladık, köleler perdeleri kaldırdılar.  Robolli Bey, peçeli ve kibar hanımların elleri öptü. Siyahlar bizi geniş merdivenden aşağıya doğru yönlendirdiler, etrafımızda iyice kalabalıklaştı ve “bahşiş” kelimesi mırıldandı.

Harem ziyaretimiz sona erdi. Robolli Bey “kahraman siluetini” oluşturdu, kafesli sokaklardan ve Tekneler Köprüsü üzerinden Pera’ya geri döndük.

(Hornby, 1863, s. 236-254)

Kaynakça

Hornby, E. L. (1863). Constantinople during the Crimean War. London: Richard Bentley.

Roberts, M. (2007). Intimate Outsiders / the Harem at Ottoman and Orientalist Art and Travel Literature. Duke University Press.

Saydam, A. (2007). Ömer Lutfi Paşa. In TDV İslâm Ansiklopedisi (Vol. 34). İstanbul: Türk Diyanet Vakfı.

[1] Özgün metinden: “Sanki bir rüya görmüş gibiydik. Türkler, özellikle kadınlarının her türlü resmini yasakladığından, bu yazıda – Paşa’nın ve hanımların gerçek adını kullanmadım”, diye yazar. Ömer Lütfü – Paşa bu tarihlerde Bağdat Valisi’ydi. Yazar bunu da bilinçli olarak değiştirmiştir. (Hornby 1863, s. 240)

[1] Pera’da bir otel.

[2] – Paşa’nın dostu.

[3] Özgün metinde “Bridge of Boats”. Eski Unkapanı köprüsü olmalı.

[4] Carnyx

[5] (Roberts, 2007, s. 123) sarayı gezilen Paşanın Rıza Paşa olduğunu ileri sürmektedir. Ziyaretin anlatıldığı mektubun yazılış tarihi olan 16 Mart 1856’da Serasker Mehmet Rıza Paşa (1844–1920) henüz öğrenciydi, Ali Rıza Paşa (1860–1932) ise henüz doğmamıştı. O tarihte Avusturya doğumlu Sırp Ömer Lütfi Paşa (1806, Avusturya – 1871, Eyüpsultan), Serdar-ı Ekrem’dir. Roberts, 93 Harbi (1872-1873) ile Kırım Harbi’ni (4 Ekim 1853-30 Mart 1856) karıştırmış olmalıdır. Ömer Lütfü Paşaya “sadrazamlar için kullanılan “serdâr-ı ekrem” unvanı verildi. (Saydam, 2007, s. 74-76)

https://books.google.co.uk/books?id=s3TI-EQ_EfIC&pg=PA64&lpg=PA64&dq=Madame+la+Vicomtesse+de+Fitte+de+Soucy&source=bl&ots=FTvQyf2lpl&sig=ACfU3U1r56Ejwzb9aAIthqvYEaIALRKI_w&hl=en&sa=X&ved=2ahUKEwiaiJPU5MzqAhXRURUIHbKWBwQQ6AEwAXoECAgQAQ#v=onepage&q=Madame%20la%20Vicomtesse%20de%20Fitte%20de%20Soucy&f=falseErişim: 15 Temmuz 2020.

[6] Özgün metinde chibouque: çubuk.

[7] Vermilion

[8] Madame la Vicomtesse de Fitte de Soucy: Duyun-u Umumiye’de görevli.

[9] Latince Buono: İyi.

[10] İda Hanım olmalıdır.

[11] Fransızca: Evet.

[12] – Paşa ikinci evliliğini Çerkez Hafız Mehmet – Paşa’nın kızı Adviye Hanım’la yapmıştır.

[13] Madame la Vicomtesse de Fitte de Soucy.

[14] İskoçyalı Cerrah Robert Liston, Batı Yakasının en hızlı bıçağı, 2 ½ dakikada anestezisiz bacak ampütasyonu gerçekleştirir. Cam yeşili önlük giyermiş. https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Liston

[15] Yunan mitolojik kahramanı.

[16] Kenarı sarı mendil: birkaç gündür rahatsızım, dışarı çıkamadım. Yeşil mendil: gönderdiğim mektubun cevabını bekliyorum.

[17] Özgün metinde concert; nargilenin fokurtusuna yollama.

[18] Sarah Siddons 19. Yüzyılın ünlü İngiliz trajedi aktristi.

[19] Oğlu Edmund Moubray Lyons (1819–1855). Kraliyet Donanması’nda yüzbaşıydı. Kırım Harbinde öldürüldü.

[20] II. Charles’ın metresi Mary Moll Davis’e yollama.

[21] Jane Eyre’den: Rochester’s “flaming and flashing” eyes (26. Bölüm).

[22] Knave of hearth: Alis Harikalar Diyarında’da tart çalan ve yargılanan kupa valesi karakteri.

[23] Özgün metinde luscious: Definition of luscious 1a: having a delicious taste or smell SWEET chocolate cake with a luscious whipped cream topping barchaic excessively sweet CLOYING 2: sexually attractive SEDUCTIVESEXYa luscious actress (Merriam-Webster).

Gülevi Safranbolu’nun Vejeteryan Menüsü

IMG_1083

İbrahim Canbulat

©GüleviSafranbolu

Geçende ülkemizin önde gelen Yoga Eğitmeni Sayın İpek Darga ve öğrencilerine ev sahipliği yaptık. Gruba 5 gün boyunca öğle ve akşam yemeklerinde toplam 7 farklı vejetaryen yemek sunduk. Mutfakta bana Zeynep Siyahhan ve Özge Işıldak yardımcı oldu. Öncelikle menüyü sizlerle paylaşmak istiyorum:

Yoga GrubuYemekDüzeni (Öneri)

Menüde bitkisel protein ve karbonhidrat dengesini göz önünde bulundurduk. Batı Karadeniz Bölgesinin florla zenginliği nedeniyle malzeme sağlamak sorun olmayacaktı. Özellikle kaplıca (siyes) bulguru ve Safranbolu safranı mutfağımıza şaşırtıcı renk ve zenginlik getirecekti. Öte yandan Yenice vejetaryenden öte oldukça zengin bir vegan mutfağına sahipti. İşimiz kolay olacaktı. Konuklarımızın arasında bir de vegan vardı. Çok anlayışlı bir vegan olduğunu belirtip hemen kendisine teşekkür etmek isterim. Bu nedenle her menüde en az bir vegan yemek bulundurmaya özen gösterdik. Batı Karadeniz Bölgesi (Paflagonya) mutfağından Cevizli Yayım, Ekşili Pilav, Kaplıca Aşı, Uzun Bakla Dürümü, Safranlı Pilav, Cevizli Ot Kavurması, Arpa Göcesi Çorbası, Peruhi yaptık. Anadolu mutfağının olmazsa olmaz zeytinyağlılarını pişirdik ve sunduk. Levant Mutfağından Tabbouleh, Tahini sosla Falafel sofralarda yer aldı. Fransız mutfağından Ratatouille ve İtalyan mutfağından Mantarlı Tagliatelle özellikle menüye alındı. Tagliatelle için mevsim uygun olmadığından Küre Dağlarından Prochini (Çörek Mantarı) toplayamadık ama bir ilk bahar mantarı olan ve börek mantarı olarak bilinen Cincile’yi kullandık. Bir Arap köylü yemeği olan Mujaddara ve Hint yemeği Masoor Dal çok sayıda baharatla tatlandırıldı ve güveçte pişirildi. Tüm malzemeler bir gün önce pazardan taze taze alındı. Yoğurdun süzülmesi, smetana ya da ricottanın yapılması, hububat ve bakliyatın önceden suya yatırılması dışında tüm öğünler yaklaşık 4 saat içinde hazırlandı ve pişirildi.

Vejetaryen mutfağının en zor tarafı kanımca yemekleri lezzetlendirmek, çeşnilendirmektir (flovour). Bunun için kesinlikle mutfakta her zaman kullanıma hazır sebze suyunuz bulunmalıdır. En basit tarifiyle sebze suyunu şöyle hazırlıyorum: Malzemesi 2-3 çorba kaşığı sıvı yağ (ben “Riviera” zeytinyağı kullanıyorum), 3 orta boy soğan, 2 dal kereviz yaprağı, 2 orta boy havuç, bir kaç diş sarımsak, 10 kadar tane karabiber, 2 defne yaprağı, 8 bardak (2 lt) su ve ayrıca isteğe bağlı 1 kaşık domates salçası ve 2 çorba kaşığı soya sosu. Tencerenin dibini örtecek kadar sıvı yağını ısıtın ve soğandan başlayarak sebzeleri hafifçe kavurun, karabiber, defne yaprakları ve suyu ekleyerek kaynatın. Pişirme süresi için kesin bir şey söyleyemiyorum. Sebzeler ne kadar küçük doğranmış ve süre ne kadar uzun tutulmuşsa o kadar zengin bir sebze suyu elde edeceksiniz. Ateşinizi ancak tencereyitıkırdatacak kadar kısın ve unutun. Paylaştığım reçetelerde hemen hemen tüm “su”yu sebze suyu olarak okuyunuz.

Her zaman süzme yoğurdunu kendimiz yapıyoruz. Akşamdan, bir kevgirin üzerine sereceğiniz temiz bir bezin üzerine bulabildiğiniz en iyi kaymaksız yoğurdu dökün, kevgiri süzülen suyu alacak hacimde bir küvetin üzerine oturtun ve serin bir yerde bırakın. Sabah yoğurdu bir kapaklı kaba alıp soğutucunuza yerleştirin.

İpek Darga ve öğrencileriyle birlikte dolu dolu beş gün geçirdik. Ümit ediyorum pişirdiğimiz ve sunduğumuz yemeklerle mutlu oldular. Yalnız benim mutsuz olmama (!) neden, inanamayacağınız kadar az yemeleri oldu. Günler geçtikçe porsiyonları azaltmamıza karşın her keresinde yarısı geri döndü.

Aşağıda sizlerle 9 reçetemizi paylaşıyorum. Görselleri de var. Reçeteler için Apple Numbers’da bulunan Recipe formatını kullanıyorum. Sol kolonda çalıştığım özgün reçetenin malzeme miktarını sağ kolonda ise 12 kişilik miktarı göreceksiniz. Eğer yogacılar için yapacaksanız -bilesiniz- yarısı yetecektir(!)

Afiyet olsun.

 

TabboulehMujaddaraMujaddaraMarul Yaprağında Akdeniz SalatasıMarul Yaprağında Akdeniz SalatasıYeşillik ÇorbasıYeşillik ÇorbasıKabak MüjveriKabak MüjveriEkşili PilavEkşili PilavArpa Göcesi ÇorbasıUzun BaklaOt Kavurma

Fatih’in İflihanlı (Eflani) ve Taraklı Borlulu (Safranbolu) Erleri

arch132

Gravür: Cristoforo Buondelmonti Konstantinopolis 1422

1453’de İstanbul fethedilmekle birlikte iskanı Fatih’i için hep büyük sorun olmuştu. Çeşitli kaynaklarda Fetih sırasında Konstantinopis’in nüfusu konusunda farklı rakamlar verilmektedir. Buna karşın, tarihçilerin üzerinde anlaştıkları nokta Fetihte Konstantinopolis nüfusunun çok az olduğudur. En iyimser tahmin bile 50.000’i geçmez ve bunun 15.000 kadarının Fetih sırasında Konstantinopolis’e sığınanlar olduğu düşünülmektedir. Fetihten sonra ise yaklaşık 30.000 Bizanslının esir alındığı, Anadolu ve Rumeli topraklarına götürüldükleri yazılır. Hani, en iyimser tahminle bile Fetih sonrası koca Konstantinopolis’te olsa olsa, 10 – 15.000 Bizanslı kalmıştır.

Fatih Sultan Mehmet’in dağılan kent sosyoekonomik örüntüsünü yeniden oluşturabilmek için öncelikle İstanbullu Rumların geri getirilmesi için çabaları ve bunun yanında Anadolu ve Rumeli’den ivedi 4’er bin kişinin İstanbul’a kazandırılması için yerel yöneticilere doğrudan emir verdiği bilinmektedir. Bu da yeterli olamamış, devamında zorunlu göç ve kazanılan yeni topraklardan edinilen esirlerin İstanbul’a sürülmesi zorunlu olmuştu.

Fetihten iki buçuk yıl sonra İstanbul’un demografik resmini çekmek amacıyla bir sayım yapılmıştır. Galata kendi rızasıyla teslim olduğu için müsadere edilmemiş, imtiyazlar sağlanmış (’Ahdname) fakat vergiye bağlanmıştır. Bu sayımın önemli bir parçası olan ve zorla alındığı için şer-i yasalara göre “Anwatan” olarak tanımlanan Konstantinopolis’in tamamı müsadere edilmiş, devlet hazinesine aktarılmıştı. Bu nedenle tüm gayrı menkuller “Mevkuf”tur. Gayrimenkullerin kişilere devri, vergilendirilmeleri ve kiralanmaları konusu Osmanlıyı uzun zaman meşgul edecektir.

Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal’ın fotokopisini kendisine verdiği yazımı Prof. Dr. Halil İnalcık çözümlemiş ve 2012 yılında İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basımı gerçekleştirilmiş bulunmaktadır.*

Bu günlerde Osmanlı Evi – Strüktür ve Form başlıklı çalışmam kapsamında Konstantinopolis – İstanbul evi ilişkisini inceliyorum. Bu cümleden olarak araştırmalarım sırasında, İnalcık’ın kitabında ilk İstanbullu hemşerilerimize rastlamak bana büyük heyecan verdi. Öncelikle 1455 sayım / yazımında geçen Taraklı-Borlulu (Safranbolu) Hamid Fakih isimli hemşerimizi rahmetle anıyorum. Kendisi 1.120 hane kaydı içinde görebildiğimiz tek Safranboluludur. Büyük olasılıkla Fethe katılmış ve bir evi sahiplenmiştir. Ancak sayım sırasında hala devlete ait gözüken evi izinsiz olarak bırakmış ve –büyük olasılıkla- memleketine geri dönmüştür. Sayın sırasında evde artık Filibe’den göçüp yerleşen Modahay’ın oturmakta olduğu tespit edilmiştir. Mesleği konusunda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

Buna karşın sayım / yazımda çok sayıda İflihanlı (Eflani) hemşerimiz bulunmaktadır. Bunlar Balat II Mahallesinde kayıtlı Seyid; Liko Spiros Mahallesinde kayıtlı Mesud, Zekeriyya, Hüseyin, Kılaguz (Kuloğuz?); Kir Martos Mahallesinde kayıtlı Sevindik; Sufyan Mahallesinde kayıtlı Musa; Top-Yıkığı Mahallesinde kayıtlı Karasaka, İlyas, Arslan, Ramazan, Ayvad (Ayvaz?), Muhammedi; İstraduthna Mahallesinde kayıtlı İshak ve Bab-ı Silivri Mahallesinde kayıtlı Yahya, Seyid, Seyid’in kız kardeşi Hacı, Elvan ve Sandal’dır (?). Sayımın yapıldığı sırada Kılaguz, Sevindik, Yahya dışında hepsi evlerini terk etmiş, İlyas ve Ayvaz ise hakkın rahmetine kavuşmuştu. Buna göre Fethe katılan ya da Fetihten hemen sonra İstanbul’a yerleşen 18 kişiden geriye yalnızca 3’ü kalabilmiştir. Yazımda rastladığımız 18 kişinin yalnızca birinin mesleği vardır; Sevindik “Kürekçi”dir. Sevindik, yakın zamanlara kadar bir Bab-ı Hümayun imtiyaz namesiyle Haliç’te Karaköy ile Eminönü arasında kayıkçılık yapan Eflanililerin piri olmalıdır. Yani, popüler tarih metinlerinde sık sık “Haliç’in denizi görmemiş kayıkçıları” diye takılınan Eflanililerin atası. Diğerlerinin  meslekleri konusunda bir bilgi bulunmamaktadır.

Nur içinde yatsınlar; mekanları cennet olsun.

__________________________________

* Halil İnalcık, The Survey of İstanbul 1455, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2012

 

Son Çaltıkoru Peyniri

IMG_6755

IMG_6757.jpg

IMG_6762 copy

IMG_6764.jpg

Bergama yada İzmir tulum peyniri olarak bildiğimiz lezzetli peynir, Oğuzların, Kayı Boyuna ait Karakeçili Aşireti tarafından bölgeye getirilmiştir. Hala da Bergama’nın birkaç köyünde özgün şekliyle üretilmektedir. En lezzetlisinin ise Çaltıkoru Köyünde yapıldığı söylenegelir. Kanımca Çaltıkoru Peyniri, bölgenin değil Türkiye’nin en lezzetli peynirlerinden biridir. Akrabası olan Erzincan tulum peynirinin de Karakeçili Yörükleri tarafından Doğu Anadolu’ya tanıtıldığı ileri sürülmektedir.[1] Çoban peyniri olarak da isimlendirilen peynirin üretiminde yalnızca koyun sütü kullanılır ve kurutulmuş kuzu şirdeni ile mayalanır. Günümüzde, mandıra yapımı olanlarında -ne yazık ki- koyun sütüne inek sütü karıştırmaktadır. Ancak, Çaltıkoru peynirinin eşsiz lezzetini koyunların cinsi yanında, yaşadıkları coğrafya ve beslendikleri floraya bağlamak gerekir. Bergama halıları arasında özgün desenleriyle Karakeçili halılarının özel bir yeri olduğunu belirtmeliyim.

IMG_6770.jpg

Hafta sonu evimize Çaltıkoru peyniri satın almak üzere eşimle yollara düştük. Çaltıkoru Köyü, Bergama’nın kuzey doğusunda ve merkezine yaklaşık 30 km mesafede bulunmaktadır. Köye girişte bizi şaşkınlığa uğratan 1996 yılında projelendirilen ve 2012 yılında su tutmaya başlayan Çaltıkoru Sulama Barajı’nın köyün önemli bir bölümünü yutmuş olmasıydı. DSI, sular altında kalacak evleri kamulaştırmış, daha yüksekte bulunan 20 kadar eve ise dokunmamıştı. Köyde sosyal hayat ve üretim tümüyle sona ermiş, evleri kamulaştırılanlar göçmüş, geri kalanlar ise kendi evlerinin de kamulaştırılması için çaba göstermekteydi. Onlar da gidiciydi. Sonuçta “Çaltıkoru” artık yalnızca barajın adında yaşayabilecekti.

IMG_6765 copy.jpg

Yollarında artık kimselerin görünmediği köyde rastladığımız bir kişiye, ellerinde Çaltıkoru peyniri bulunup bulunmadığını sorduk. Olumsuz yanıt aldık. Yalnızca dün komşuları Ramazan Kara’nın çarşıya satmak üzere bir teneke peynir götürdüğünü, satamadığını ve söylene söylene geri getirdiğine şahit olduğunu söyledi. Önüme takıldı ve beni Ramazan Kara’nın köyün yükseklerinde bulunan evine götürdü. Ramazan Kara, peyniri –yine- söylene söylene getirdi, ancak satın alırsam tadına bakabileceğimi belirtti. İnek sütü kullanıp kullanmadıklarını sordum; “Bu köye ineğin boku bile giremez”  diye yanıt verdi. Teneke 10 kg’lıktı. Bizim için çok fazla olmasına karşın, eşe dosta dağıtabileceğimizi düşünerek son Çaltıkoru peynirinden satın aldık. Büyük bir törenle (!) tenekenin kapağı açıldı ve eşsiz tadı paylaşıldı. Ramazan Kara’nın kilerinde “Son Çaltıkoru Peyniri”nden birkaç teneke daha varmış.

Anadolu’nun kaybolan lezzetlerinden birini anılarınızda yaşatmak için çok geç kalmayın. Ramazan Kara’ya bu arada selamımı söylemeyi de unutmayın: 0537 6361649.

[1] http://atillanirvana.blogspot.com/2013/02/bergama-tulum-peyniri-bergama-tulum_12.html

SAFRANBOLU: Under the Impact of Tourism and the New City Dwellers*

İbrahim CANBULAT, M. Arch

77650042.JPG

Photo: Ironsmiths’ Market

 

Site Name: City of Safranbolu

Year of Inscription: 1994

Id N°: 614

Criteria of Inscription: (ii) (iv) (v)

  • By virtue of its key role in the caravan trade over many centuries, Safranbolu enjoyed great prosperity and as a result it set a standard for public and domestic architecture that exercised a great influence on urban development over a large area of the Ottoman Empire Criterion (ii).
  • Safranbolu has preserved its original form and buildings to a remarkable extent Criterion (iv).
  • …continuous efforts must be made to preserve the traditional townscape Criterion (v).

Paphlagonia

it is known that money was minted by Dadybra in the second-third centuries AD (Ramsey, 1890, 193; Oaks, et al., 2001, 4: 43-44). Based on Byzantine historians, Cramer (Cramer, 1832, 1: 238) writes that Dadybra was a patriarch settlement. In the official registers of Rome, it was regularly stated as one of the 6 cities of Paphlagonia starting as of AD 325 (Ramsay, 1890, 196-197). Most important of all, it has always had the attribute of being a strategic point due to the fact that it is at the junction of the secondary caravan roads connecting Central Anatolia to the Black Sea ports.

Climax in 18th Century

Safranbolu was a province of the Kastamonu Sanjak and in the 18th century, providing that the port duties of Inebolu are excluded from the evaluation, Safranbolu that had tax revenues even higher than Kastamonu became the largest economy of the Sanjak. Following The Celali Uprisings Safranbolu’s success in industry and trade should actually be attributed to a more liberal environment as for some time the Ottomans governed the economy through the local notables. We know that the most important element of the Safranbolu economy in the 18th century was the operation of the caravans. This brought Safranbolu material wealth as well as cultural wealth which was the result of intercultural relations. All these were the igniters of perfect city scape and impressive mansions and of course high level social life.

Decline

Beginning of 20th Century, Safranbolu lost all important economic activities:

  • New highways and railways (1934) diminished caravan operations.
  • Tanneries lost competition against modern processes mainly foreigners.
  • City dwellers of Safranbolu migrated to big cities.
  • Very first heavy industry (Iron & Steel) of the new Turkish Republic was made in the vicinity of Safranbolu (1937-9).

Conservation Efforts

  • After the European Architectural Heritage Year (1975) Safranbolu became a conservation domain for academic corps.
  • Municipal Consul ratified a conservation decree (1976) which was the first in Turkey.
  • Some land marks and mansions were restored.

Acquaintance with Tourism

  • TTOK (Turkish Auto Club) purchased and restored a mansion as first hotel in Safranbolu Historic Center (1991).
  • Conservation City Plan has been made (1991).
  • Local governor promoted bed and breakfast facilities, created a cooperative for the hoteliers and provided training (1993).
  • Safranbolu became UNESCO World Heritage (1994)

Deindustrialization

  • Iron and Steel Industry technically bankrupted and privatized (1995).
  • This caused a mass investment in tourism and related economic activities.

Document1.jpgChart: Population, Hotel Bed Capacity and Hotel Accommodation in Time

Effects on Physical and Social Structures

  • Mass tourism created heavy traffic impact on the originally pedestrian historic center.
  • Environmental Capacity is surpassed, especially in the weekends.
  • Over 90 historic mansions revitalized to high density mid-level hotels. Reconstruction and face-lifting boomed.
  • Majority of houses are emptied to be sold to hoteliers where by left dilapidation.
  • Historic shopping district turned to souvenir shops.
  • Social life was terribly effected in the historic district. Consumer prices are increased. Younger generation left historic city and moved to new settlements. Average age of the dwellers is getting higher.

*) This is the resume of the presentation at World Heritage Watch Symposium, İstanbul July 8-10, 2016.